BİR NESLİ BİZ Mİ DÜŞMANA ÇEVİRDİK?
   
Kendi Ellerinizle Düşman mı Yetiştirdiniz?

Dünlerde gözlemlediğim, takip ettiğim ve şahit olduğum çok kritik bir konuya değinmek istiyorum. Lütfen sonuna kadar okuyun.
 
Türkiye’de dernek sayısının 101.823’e ulaştığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Proje destek sistemi kapsamında verilen hibelerin, dernek tüzüklerine uygun şekilde topluma fayda üretmek amacıyla sağlandığı belirtiliyor. Ancak bazı derneklerin bu hibeleri amacının dışında değerlendirdiğine dair ciddi gözlemler ve tartışmalar da mevcut.
Öte yandan, devletin bu yapıları gönüllülük ve toplumsal fayda amacıyla tanımlamasına rağmen, sahada bu bilincin her zaman karşılık bulmadığı görülüyor. 

Dernekçilik; bazı yerlerde bir toplumsal sorumluluk alanı olmaktan çıkıp, statü, görünürlük ya da protokol beklentisine dönüşebiliyor.
Buna karşılık, gerçek anlamda gönüllülük ruhuyla çalışan kişi ve yapıların sayısının oldukça sınırlı olduğu da bir gerçek olarak karşımızda duruyor.
Sessiz Çöküş: Dernekler, Sistem ve Gerçeklik
Bir vatandaş olarak soruyorum: Bu tablo neden yeterince görülmüyor?

Ben hiçbir resmi yetkisi olmayan ama aslında en üst yetkili olan "HALKIM"Bir vatandaşım. Çünkü halk, en üst denetim makamıdır.
Son yıllarda vatandaşın giderek görünmez hale geldiği bir düzenin içinde yaşıyoruz. Bunu görmek için dernek kurmaya da gerek yok. Sadece sokağa bakmak yeterli.
Toplumda korku ile başlayan bir süreç, zamanla sessiz bir kabullenişe dönüşmüş durumda. İnsanlar, birbirine düşman, kedi, köpek, fare dost olmuş.  hatta doğa bile bu gerilimi hissediyor. 
Eğitimde Görünmeyen Uçurum.

doğa 'da ise... 
Meyvesi dalında duran bir ağacı düşünün. Çiçeği üstünde, meyvesi oluşmuş… Ama vakti gelmeden, “temizlik” adı altında kör budamalarla dalları kesiliyor. Ne çiçeğe bakılıyor ne meyveye. Sanki yaşam değil, sadece görüntü önemliymiş gibi…
Doğaya bile bu kadar merhametsiz davranılırken, İNSAN,a nasıl davranıldığını siz düşünün.
Eğitim sistemi ise ayrı bir kırılma noktası.
Bir yanda özel okullarda yetişen, yüksek imkanlara rağmen temel sorgulama ve pratik becerilerde zorlanabilen gençler… Diğer yanda ise devlet okullarında çok daha kısıtlı imkanlarla yetişip güçlü bir yaratıcılık ve hayata tutunma becerisi geliştiren çocuklar…
Asıl mesele bu çocukları ayırmak değil, eşitleyebilmektir.
Eğer bu denge kurulamazsa, toplum kendi içinde görünmeyen bir uçurumu derinleştirir.Kolejlere özel okullara karşı değilim.. Eğitim Terazi denge ayarının bozulmasına dikkat çekmeye çalışıyorum. 
Gençlik Üzerine Sessiz Bir Deney mi Var?
Bugün gençler arasında ruhsal yük, baskı ve psikolojik destek ihtiyacının arttığı konuşuluyor. Bu bireysel değil, toplumsal bir meseledir.
Şiddet olayları, okullarda yaşanan travmatik vakalar ve gençlerin içe kapanması; hepimizin dikkatle düşünmesi gereken sinyallerdir. Bunları sadece “olay” olarak görmek yeterli değildir.
Aile, eğitim ve sosyal çevre birlikte ele alınmadıkça çözüm üretmek mümkün değildir.
Telefonlar Kapansın, İnsanlar Konuşsun
Bugün en büyük eksikliklerden biri de iletişimdir. Bir çok özel eğitim almış yurtiçinde, yurtdışında gençler ekran karşısında konuşamıyor ve yazıyı okuyor.. Bir tarafta devlet okulunda zor şartlarda okuyan çocuk sayfalarca konuyu ezberleyip okuyabiliyorsa bunu düşünmek gerekiyor. BİZ NEREDE YANLIŞ YAPTIK! 

Komşunun çocuğu da bizimdir, bizim çocuğumuz da komşunun. Hepimiz aynı toplumun parçalarıyız.
Belki de artık en çok ihtiyacımız olan şey; kulaklıkları çıkarmak, telefonları bir kenara bırakmak ve gerçekten birbirimizi duymaya başlamaktır.

Ben bir insan olarak, duyarlı bir vatandaş olarak önce gördüğüm  kendi evimin önünü, mahalledeki sorunları,  şehrimizdeki, ülkemizde ne kadar gözden kaçırılmış meseleleri görüp paylaşmak gerektiği inancını taşıyorum. 

Duyarlı olamadığımız yerde, duygumuzu, hissiyatımızı öldürmüş oluruz...

ÇOK GEÇ OLMADAN..AİLE İÇİN'DE ÇOCUKLARINIZI ACİL GÖZLEMLEMELİYİZ. 

KEŞKE DEMEMEK İÇİN.