TÜM İNSANLARIN ÇIĞLIĞI.
ASIL SORUMLULAR NEDEN KORUNUYOR?
Susturulan kişiler mi, yoksa saklanan gerçekler mi var?
İki gün önce kaleme aldığım köşe yazımda tam da bu soruya dikkat çekmek istemiştim.
Kamu kurumlarında görevini hakkıyla yapanlar neden hedef haline gelir?
Neden sorunları dile getirenler değil de, o sorunların kendisi görmezden gelinir?
Bugün yaşanan gelişmeler, bu soruların tesadüf olmadığını düşündürüyor.
Ödül alması gerekenler suçlu ilan ediliyorsa,
cezalandırılması gerekenler neden ödüllendiriliyor?
Bu sadece bir soru değil, aynı zamanda toplumun vicdanında büyüyen bir çığlıktır.
İki yıldır süren bir sosyal güvenlik sürecinin içindeyim.
Defalarca dilekçe yazdım, başvurular yaptım, hakkımı aradım.
Maaşımdan yapılan kesintiler hâlâ devam ederken, çözüm üretmesi gereken mekanizmaların neden işlemediğini sorguladım.
Ancak sahadan gelen bilgiler ve yaşananlar gösteriyor ki;
bazı durumlarda çözüm üretebilecek kişiler değil, sistemdeki aksaklıkları görünür kılanlar hedef haline getiriliyor.
ŞEFFAFLIK VE HESAP VEREBİLİRLİK NEREDE?
Kamu görevine başlayan kişilerin, görev süreleri boyunca oluşan mal varlıklarının şeffaf biçimde incelenmesi neden gündeme gelmez?
Neden hesap verebilirlik mekanizmaları, toplumun güvenini güçlendirecek şekilde işletilmez?
Şeffaflık bir suçlama değil,
kamusal güvenin temelidir.
BİR TANIKLIĞIN GÖSTERDİĞİ GERÇEK
Bu yazıyı kaleme alırken aklımdan çıkmayan bir sahneyi paylaşmak isterim:
Göreve yeni başlayan bir yöneticinin ilk günlerinde, tesadüfen kurumda bulunuyordum.
Bir vatandaşın sorununu dinlemek ve çözüm üretmek için bizzat ilgilendiğine tanık oldum.
Ancak bu yaklaşımın kurum içinde farklı yorumlandığı yönünde bir tablo oluştuğu ifade ediliyordu.
“Her vatandaşla birebir ilgilenmenin işleyişi zorlaştıracağı” yönünde değerlendirmeler yapıldığı konuşuluyordu.
O gün gördüğüm tablo, bugün yaşananları anlamam açısından önemli bir fikir veriyor.
Eğer görevini hakkıyla yapmak,
vatandaşın sorununa doğrudan çözüm aramak bir “sorun” olarak görülüyorsa,
burada sorgulanması gereken kişiler değil,
o yaklaşımın kendisidir.
TOPLUMSAL VE RUHSAL ETKİ
Bu tür süreçler sadece idari bir mesele değildir.
Vatandaş hizmet alamadığında yalnızca maddi değil, derin bir manevi yorgunluk da yaşar.
Hakkını arayan, sonuç alamayan insanlar evlerine hayal kırıklığıyla döner.
Çaresizlik zamanla umutsuzluğa, içe kapanmaya ve psikolojik yıpranmaya dönüşür.
Benzer şekilde sağlık alanında da dikkat çeken bir tablo vardır:
Yoğun stres ve çaresizlik yaşayan bireyler çoğu zaman yalnızca ilaçla sakinleştirilmeye çalışılmaktadır.
“Uyuyamıyorum…”
“Artık dayanamıyorum…”
Bu ifadeler bireysel zayıflık değil,
toplumsal yükün sonucudur.
Eğer insanlar sorunlarını çözemedikleri için sadece uyuşmayı ya da bastırmayı tercih ediyorsa,
orada sorgulanması gereken bireyler değil, sistemi bu noktaya getiren koşullardır.
SON SORU
Şimdi sorulması gereken soru nettir:
Eğer her şey şeffaf ve doğruysa,
neden bu kadar güçlü bir suskunluk ve sorgu ihtiyacı oluşuyor?
Susturulan kişiler mi, yoksa saklanan gerçekler mi var?
Ve unutulmamalıdır ki;
gerçekler geciktirilebilir,
ama asla yok edilemez.
**GERÇEKLERDEN KORKAN BİR DÜZEN Mİ VAR?
SUSTURULAN KİŞİLER Mİ, SAKLANAN GERÇEKLER Mİ?
ANTALYA’DA NELER OLUYOR?
BU BİR İHBARDIR.