Bir Çocuğun Sofrasında Adalet Eksikse, O Ülkede Kim Tok Sayılır?
Bugün asgari ücretle yaşayan bir anne ya da baba için hayat, rakamlardan ibaret değildir. Hayat; ay sonu gelmeden biten para, ödenemeyen kira, kabaran faturalar, çocuğun gözünde büyüyen ama alınamayan bir ayakkabıdır. Hayat; “bu ay da idare ederiz” cümlesinin artık utanarak kurulmasıdır.
İşveren ile işçi arasındaki denge, yıllardır aynı terazide tartılıyor ama kefeler hiç eşitlenmiyor. Bir yanda kârını katlayanlar, diğer yanda emeğiyle hayatta kalmaya çalışanlar var. Ve ne yazık ki bu düzen, “şükret” kelimesiyle makyajlanmaya çalışılıyor. Oysa insan, emeğinin karşılığını istemekten utanmamalı. Utanması gereken, emeği ucuz gören sistemdir.
Asgari ücret, adının aksine yaşamak için değil, hayatta kalmaya zorlamak için belirleniyor. Bir çocuklu aile için bu ücret; kira, elektrik, su, doğalgaz, mutfak masrafı ve okul giderleri arasında paramparça oluyor. Geriye ne kalıyor biliyor musunuz? Yorgunluk, umutsuzluk ve bastırılmış bir öfke.
Buradan açıkça söylüyorum:
Adalet, sadece mahkeme salonlarında aranmaz.
Adalet, bir işçinin sofrasında aranır.
Bir çocuğun beslenme çantasında, bir annenin pazar filesinde, bir babanın “bugün de mesaiye kalayım” demesinde aranır.
Eşitlik; herkesin aynı parayı alması değil, herkesin insan gibi yaşayabilmesidir. Sevgi; sadece sözle değil, sosyal politikalarla gösterilir. Devlet, işveren ve toplum el ele vermedikçe bu yük tek başına işçinin sırtında kalıyor.
Artık birilerinin “dur” demesi gerekiyor.
Bu çark böyle dönmemeli.
Emeğin onuru, rakamların altında ezilmemeli.
Çünkü adalet gecikirse, vicdan susarsa, sevgi yoksullaşır.
Ve unutmayalım: Bir ülkede çalışanlar geçinemiyorsa, orada kimse gerçekten güvende değildir.
Bu bir isyan değil; bu, insanca yaşama çağrısıdır.
Işılay Kızılgöz