BEYAZ TÜRKLER NEDEN KÜSTÜ?
“Bir toplumun asıl krizi, insanların birbirinden farklı olması değil; artık birbirini anlamaya ihtiyaç duymamasıdır.”
Alev Alatlı’nın Beyaz Türkler Küstüler kitabını yalnızca belirli bir toplumsal kesimin hikâyesi olarak okumak eksik olur. Alatlı’nın asıl meselesi, Türkiye’nin uzun modernleşme serüveni içinde oluşan aidiyet kırılmalarıdır.
Kim bu ülkeye ait hissediyor?
Kim kendisini dışlanmış görüyor?
Kim kimi küçümsüyor?
Ve daha önemlisi: Aynı ülkenin insanları neden giderek birbirlerinin dilini anlamakta zorlanıyor?
Alatlı’nın işaret ettiği gerilim tam da burada başlar.
MODERNLEŞİRKEN BİRBİRİMİZDEN UZAKLAŞTIK
Türkiye’nin modernleşme serüveni yalnızca kurumların, şehirlerin, eğitim sisteminin veya yaşam biçimlerinin değişmesi değildir. Aynı zamanda insanın kendisine, geçmişine ve içinde yaşadığı topluma bakışının değişmesidir.
Zygmunt Bauman, modern dünyanın en belirgin özelliklerinden birinin belirsizlik olduğunu anlatır. Bauman’ın “akışkan modernite” yaklaşımında insanın kimliği artık eskisi kadar sabit değildir; ilişkiler, statüler ve aidiyetler sürekli yeniden biçimlenir.
Alatlı’nın dünyasına buradan baktığımızda çok tanıdık bir manzara görürüz:
İnsan modernleşmiştir ama huzurlu değildir.
Eğitimlidir ama ait değildir.
Dünyayı tanımaktadır ama kendi toplumuyla konuşmakta zorlanmaktadır.
İşte trajedi burada başlar.
Çünkü ilerlemek ile yabancılaşmak aynı şey değildir.
Bir insanın dünyaya açılması değerlidir. Fakat dünyaya açılırken kendi toplumuna yukarıdan bakmaya başlaması, modernleşmeden çok kültürel kopuş üretir.
“BEYAZ TÜRK” ASLINDA BİR SINIFTAN FAZLASIDIR
“Beyaz Türk” kavramını yalnızca ekonomik açıdan ayrıcalıklı insanları tanımlayan bir ifade olarak görmek yetersizdir.
Burada bir kültürel sermaye meselesi vardır.
Tam bu noktada Pierre Bourdieu önem kazanır. Bourdieu bize toplumdaki eşitsizliklerin yalnızca para üzerinden kurulmadığını gösterir.
Eğitim, dil, yaşam tarzı, beğeniler, sosyal çevre ve kültürel kodlar da insana toplumsal üstünlük sağlayabilir.
Bir insanın hangi restorana gittiği, hangi yazarı okuduğu, nasıl konuştuğu, çocuklarını hangi okula gönderdiği, hangi müziği dinlediği bile zamanla görünmez sınıfsal sınırlar oluşturabilir.
Böylece toplum ikiye değil, onlarca parçaya ayrılır.
Ve en tehlikelisi şudur:
İnsanlar birbirlerini ekonomik durumlarından önce yaşam biçimleri üzerinden yargılamaya başlar.
Bir taraf diğerini “cahil”, diğeri ötekini “kibirli” görür.
Bir taraf kendisini ilerlemenin temsilcisi sayarken, diğer taraf yıllarca küçümsendiğini düşünür.
Sonunda farklılık, zenginlik olmaktan çıkar; hıncın hammaddesine dönüşür.
AYDININ TOPLUMA KÜSME LÜKSÜ VAR MIDIR?
Alatlı’nın metninin en çarpıcı biçimde tartışmaya açtığı meselelerden biri de budur.
Bir ülkenin eğitimli insanları toplumun tercihlerini beğenmeyebilir. Siyasi gelişmelerden rahatsız olabilir. Kültürel değişimlerden kaygı duyabilir.
Fakat burada temel bir soru vardır:
Aydın toplumu anlamaya mı çalışacaktır, yoksa topluma kızıp kendi mahallesine mi çekilecektir?
C. Wright Mills, iktidar ve seçkinler üzerine düşünürken toplumun önemli karar mekanizmalarının belirli çevrelerde yoğunlaşmasına dikkat çeker.
Ancak günümüz toplumlarında yalnızca siyasi veya ekonomik seçkinlerden değil, aynı zamanda kendisini kültürel açıdan üstün gören çevrelerden de söz etmek gerekir.
Çünkü seçkinlik yalnızca iktidara sahip olmak değildir.
Bazen seçkinlik, başkasının hayatını küçümseme ayrıcalığını kendinde görmek şeklinde ortaya çıkar.
İşte toplumla aydın arasındaki kopuşun en tehlikeli noktası budur.
DURKHEIM’IN UYARISI: TOPLUMU BİR ARADA TUTAN BAĞLAR
Émile Durkheim, toplumu yalnızca aynı coğrafyada yaşayan insanların toplamı olarak görmez. Toplumsal hayatı mümkün kılan şey, bireyleri birbirine bağlayan ortak değerler ve dayanışma biçimleridir.
Bu bağlar zayıfladığında insan yalnızca diğer insanlardan değil, toplumun kendisinden de uzaklaşır.
Bugün belki de Türkiye’nin tartışması gereken mesele tam olarak budur:
Aynı ülkede yaşıyoruz ama aynı toplumsal gerçekliğin içinde mi yaşıyoruz?
Aynı haberi izliyoruz fakat başka anlamlar çıkarıyoruz.
Aynı şehirlerde yaşıyoruz fakat farklı mahallelerin dünyasına hiç girmiyoruz.
Birbirimiz hakkında konuşuyoruz fakat birbirimizle konuşmuyoruz.
Sosyolojik kırılma tam burada ortaya çıkar.
KUTUPLAŞMANIN EN TEHLİKELİ AŞAMASI
Toplumlar farklı düşündükleri için parçalanmazlar.
Toplumlar, karşı tarafın artık dinlenmeye değer olmadığına inandıkları zaman parçalanmaya başlarlar.
Bir noktadan sonra tartışma fikirler arasında gerçekleşmez; kimlikler arasında gerçekleşir.
“Ne söyledi?” sorusunun yerini:
“Kim söyledi?”
sorusu alır.
Bu noktada hakikat bile kabileleşir.
Kendi mahallenizin söylediği yanlış size doğru, karşı mahallenin söylediği doğru ise size yanlış görünmeye başlayabilir.
Bourdieu’nün kültürel ayrımlarını, Bauman’ın parçalanmış modern insanını ve Durkheim’ın toplumsal dayanışma meselesini yan yana koyduğumuzda Alatlı’nın anlatısındaki temel kaygı daha görünür hâle gelir:
Bir ülkenin insanları birbirlerini kaybetmeye başladığında yalnızca siyasi birlik değil, ortak gerçeklik duygusu da zarar görür.
KÜSEN SADECE “BEYAZ TÜRKLER” DEĞİL
Belki de kitabın isminden hareketle sorulması gereken daha büyük soru budur.
Türkiye’de kim kime küstü?
Seküler muhafazakâra, muhafazakâr sekülere…
Kentli taşralıya, taşralı kentliye…
Eğitimli eğitimsiz gördüğüne, yoksul zengine, genç yaşlıya…
Herkesin diğerinden şikâyet ettiği fakat çok az insanın diğerini gerçekten dinlediği bir toplumsal iklim oluştuğunda küskünlük kolektifleşir.
Ve kolektif küskünlük, zamanla toplumsal öfkeye dönüşür.
Burada mesele artık “Beyaz Türkler” değildir.
Mesele, birbirine küsen Türkiye’dir.
MESELE KİMİN HAKLI OLDUĞU DEĞİL
Alev Alatlı’nın eserinden bugüne taşınabilecek en önemli düşüncelerden biri bana göre şudur:
Bir toplumun geleceğini yalnızca ekonomisi, teknolojisi veya siyasi kurumları belirlemez.
Birbirine nasıl baktığı da belirler.
Birbirimizi küçümseyerek ortak gelecek kuramayız.
Birbirimizi susturarak hakikate ulaşamayız.
Birbirimizi kategorilere ayırıp sonra o kategoriler üzerinden nefret ederek toplumsal barışı koruyamayız.
Bauman bize modern insanın kırılganlığını, Bourdieu görünmez sınıfsal sınırları, Durkheim ise toplumu ayakta tutan dayanışmanın önemini hatırlatıyor.
Alev Alatlı ise bütün bunların ortasında Türkiye’ye çok daha rahatsız edici bir soru bırakıyor:
Aynı ülkenin insanları olarak birbirimize gerçekten hâlâ tahammül edebiliyor muyuz?
Çünkü bir ülke ekonomik krizlerden çıkabilir.
Siyasi krizleri aşabilir.
Kurumlarını yeniden inşa edebilir.
Fakat insanlar birbirlerine olan saygılarını, meraklarını ve birlikte yaşama iradelerini kaybederlerse, bunu yeniden kurmak çok daha zordur.
Belki de mesele kimin küstüğü değildir.
Asıl mesele şudur:
Bir gün yeniden konuşmak istediğimizde, karşımızda bizi dinleyecek bir toplum kalacak mı?
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER