Kalbin Gözü Basiret

Gök gürültüsünün o azametli sesi, geceyi bir anda aydınlatan şimşeğin ardından insanın yüreğinde derin bir korku ve acziyet hissi uyandırır. Ormanların, sık ağaçların içinden geçen yollarda gitmek yüreğimize korku salar; o andaki tek istek, ya bir an önce eve varmak ya da o güvenli limana ulaşmaktır. Halbuki aynı yer gündüz vakti ne hoştur! Yoksa yağmur ne güzeldir; bereket deriz ona, hayat onunla devam eder. Fakat gökyüzünü aniden karartan o ağır bulutların ardından gelen sağanaklar, hem bir rahmet ümidini hem de fırtınanın ürpertisini aynı anda salar yüreğimize.

Tıpkı ömrümüzün iklimi gibidir doğa... Aynı yer, farklı zamanlar; kimi zaman ömrümüze düşen bir sağanak, kimi zaman kar, kimi zaman kavuran bir güneş, kimi zaman da tatlı bir serinlik... Çoğu zaman aynı mekânlarda, ayrı zamanlarda çekilmiş bir fotoğraf gibi kalır ömrümüzde her kare. Yağmur dindikten sonra, özellikle güneş açınca beliren gökkuşağının o rengârenk görseli, insana yarınları ve yenilenen her anı için yeniden umut verir.

İnsan hep önünü görmek ister; hayat yolunda, bugünde ve yarında, o meçhul yarına bakarken umutla, sevinçle yürümeyi arzu eder. Fakat adımlarımız her zaman aynı olmaz. Tecrübelerimiz, aldığımız yaralar, tedbirlerimiz ve hayatın önümüze çıkardığı yeni kapılar bazen içimizde bir şüphe doğurur. Alışkanlıklar ve bildik rutinler zamanla bizim konfor alanımız olur. Şöyle bir dönüp geçmişi hatırladığımızda, en çok aldığımız yaraları ve ruhumuzda bıraktıkları derin izleri hissederiz. Oysa hayat, aynı yolda hep aynı manzarayla yürümemize izin vermez.

Doğanın o karanlık fırtınalarında yolunu bulmaya çalışan insan, ömrün keskin kavşaklarında da benzer bir rehbere ihtiyaç duyar. Gözün göremediği derinlikleri idrak etmek, manayı okuyabilmek için insanın sadece fiziksel gözüne değil, gönül gözüne ihtiyacı vardır. Görmek, sıradan bir fiziki görme fiili değildir; kalp gözüyle hakikati fark etmektir. Gözün görmesine "basar", hikmet üzere görüşüne ise "basiret" deriz. Hayatın o dönemeçli, keskin yolları bizi bilinmezliklere çektiğinde, kararlar verirken mantığımız ve duygularımız bize yön vermeye çalışır. Ama bazen isabet eder, doğruyu buluruz; bazen de nefsin desiselerine kapılıp büyük hatalara düçar oluruz.

İşte o anlarda içimizde bizi uyaran, doğruya çağıran ya da bizi hayra sevk eden bir ses yankılanır. Fakat biz o sesin Hakk'tan gelen bir rehber mi, yoksa nefsin bir oyunu mu olduğunu nasıl bileceğiz? Kur'an-ı Kerim'de Yusuf Suresi 108. ayette bu soruya verilecek cevap önümüze konulmuştur:  "De ki: 'İşte bu benim yolumdur; ben ve bana uyanlar basiret üzere Allah'a çağırırız. Allah'ı ortaklardan tenzih ederim ve ben ortak koşanlardan değilim.'"
(Yusuf, 12/108)

Ayetin de işaret ettiği gibi, hayatın kavşaklarında karanlığın, zorlukların ve korkuların içinden ancak basiret ile çıkılabilir. Nasıl ki doğadaki o şiddetli fırtınayı aşmadan gökkuşağının ferahlığına ulaşılamıyorsa, hayat yolculuğunda da fırtınalarla baş edebilmek basiretle mümkündür. Eğer o latif duyguyu, Hakk'a çağıran iç sesi imanla, ilimle ve tefekkürle Resûlullah'ın izinden gidip beslediysek, kalbimizi manevi hastalıklardan koruyup güçlü kıldıysak basiret bize doğru yolu gösteren sadık bir rehber olur. Yoksa içimizdeki o ses, ne yazık ki heves ve arzuların yanıltıcı baskınına uğrar.

Hayatın fırtınalarıyla boğuşurken, gecenin karanlığından sabırla geçip sonunda o manevi gökkuşağını görebilmek için nefse değil basirete sarılmak bizi kurtarır.

Rabbimiz; nefsimizin anlık hazlarının ve heveslerinin yolunda değil, basiret sahibi kullarının yolunda ve rızasında ilerleyenlerden eylesin bizleri...

Aydın Babacan