Unutulmayan 45 Saniye: "Sesimi Duyan Var mı?" Karanlığından Vicdan Muhasebesine
Zaman, tarihin üzerine katman katman toz serper; anıları uzaklaştırır, acıları kabuk bağlatır derler. Ancak bazı tarihler vardır ki takvimdeki sıradan bir yaprak olmanın çok ötesindedir. 17 Ağustos 1999, saat 03.02… Marmara’nın kalbinde kopan o kıyamet, sadece yer kabuğunu değil; güvenimizi, yarınlarımızı ve binlerce insanın ömrünü yerle bir etti. O kırk beş saniye, bir milletin kaderini sabaha karşı karanlığa gömdü.
Sakarya’nın ve bölgenin sokaklarında o gece yaşananlar, üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ dün gibi taze. Gece yarısı o sessizliği yırtarak yükselen o feryat, hâlâ kulaklarımızda çınlıyor: "Sesimi duyan var mı?"
O Gece: Sessizliğin Ortasında Kopan Kıyamet
Yataklarında masumca uyuyan milyonlar, 17 Ağustos’u 18 Ağustos’a bağlayan o gece, mahşeri bir kabusa uyandı. Yerin altından gelen o uğultu, önce devasa bir canavar gibi binaları yuttu, ardından ardında toz bulutları ve tarifsiz bir sessizlik bıraktı. Sakarya başta olmak üzere Kocaeli, Yalova, İstanbul ve tüm Marmara havzası karanlığa büründü.
Elektrikler kesilmiş, telefonlar susmuş, saatler durmuştu. Enkaz başlarında acının en saf hali yaşanıyordu. Çıplak elleriyle betonları kazıyan babalar, evlatlarının sesini arayan anneler, komşusunu kurtarmaya çalışan insanlar... O gecenin soğuk ve karanlık atmosferinde, insan hayatının ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğu en acı şekilde görüldü. O enkazların altında yalnızca bedenler değil; ihmaller, denetimsizlikler ve insana verilmesi gereken değerin eksikliği de kaldı.
Unutulmayan Acı, İhmal Edilen Gerçekler
Beton yığınlarının arasında aradığımız tek şey bir yaşam belirtisiydi. "Sesimi duyan var mı?" çığlığı, sadece o anın değil, yıllar boyunca bu ülkenin vicdanında yankılanan bir çığlık oldu. Ancak felaketin ardında bıraktığı asıl enkaz, "Bir daha asla aynı hataları yapmayacağız" sözünün ne kadar çabuk unutulduğu gerçeğiydi.
Deprem, bu coğrafyanın kaçınılmaz bir gerçeğidir. Doğanın kendi ritmi, yerin kendi dili vardır. Onu durdurmamız ya da yok saymamız mümkün değildir. Ancak afetin bir felakete dönüşüp dönüşmemesi tamamen bizim elimizdedir. Güvenli kentler inşa etmek, bilimin gösterdiği yoldan yürümek ve rant uğruna insan hayatını hiçe sayan zihniyetle kararlılıkla mücadele etmek bir tercih değil, vicdani ve ahlaki bir zorunluluktur. Yıllar geçmesine rağmen her sarsıntıda aynı korkuyu ve stresi yaşamak, bu coğrafyanın kaderi olmamalıdır, olamaz!
Bir Gazetecinin Kaleminden: Yüzleşme Vakti
Bir araştırmacı gazeteci ve yazar olarak, bu coğrafyanın acılarını yazmak, hafızaları tazelemek ve toplumsal bilinci diri tutmak boynumuzun borcudur. 17 Ağustos, yalnızca kaybettiklerimizi rahmetle anma günü değildir; aynı zamanda kendimizle, şehirlerimizle ve geleceğimizle yüzleşme günüdür. Yıkılan binaların yerine yenilerini koyarken, unuttuğumuz sorumluluk bilincini ve ahlakını da inşa etmek zorundayız.
Çünkü deprem değil, ihmal öldürür; unutmak ise yeni felaketlerin önünü açar.
Dualarımız ve Temennimiz
Aradan geçen yıllara rağmen o geceyi hafızalardan silmek, yaşanan acıları dindirmek mümkün değil. Kaybettiğimiz canların hatırası önünde bir kez daha saygıyla eğiliyor, 17 Ağustos felaketinde hayatını kaybeden tüm vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, geride kalan kederli ailelerine ve milletimize sabırlar diliyorum.
Mevlam, bizlere ve gelecek nesillerimize bir daha böyle bir geceyi asla yaşatmasın inşallah. Bilimin, liyakatin ve insan hayatının her şeyin üstünde tutulduğu, güvenli ve huzurlu yarınlarda buluşmak ümidiyle…
Sabahattin Birinci
Fısıltı Haberleri Genel Yayın Yönetmeni / Araştırmacı Gazeteci Yazar
TİGAD (Türkiye İnternet Gazetecileri Derneği) Sakarya İl Temsilcisi
