ÖZGÜRLÜĞÜN BEDELİ
İnsan özgür olmak ister. Fakat çoğu zaman özgürlüğün kendisini değil, sonuçlarına katlanmak zorunda olmadığı bir özgürlük hayalini ister.
İstediğimiz zaman gitmek, vazgeçmek, yeniden başlamak, bir ilişkiyi bitirmek, bir işi bırakmak, başka bir hayat seçmek isteriz. Fakat bütün bunların arkasından gelen o zor soruyla karşılaşmak istemeyiz:
“Peki, seçiminin bedelini taşımaya hazır mısın?”
Jean-Paul Sartre’ın özgürlük anlayışının insanı rahatsız eden tarafı tam da buradadır. Sartre için insan seçim yapmaktan kaçamaz. Hatta hiçbir şey yapmamak bile bir seçimdir. “Karar vermedim” dediğimiz yerde dahi aslında mevcut durumun devamını seçmiş oluruz.
Sartre bunu açık biçimde ifade eder: “Seçmemek de bir seçimdir.”
Bu nedenle özgürlük, çoğu zaman zannettiğimiz gibi sınırsız hareket edebilmek değildir.
Özgürlük, seçtiğimiz hayatın sorumluluğunu başkasının omuzlarına bırakmamaktır.
İnsan ilişkilerinde bunun örneklerini sürekli görürüz.
Bir ilişkide yıllarca mutsuz kalırız ama “Beni bırakmadı” deriz.
Sevmediğimiz bir işte yıllarca çalışırız ama “Şartlar böyleydi” deriz.
Hayallerimizi erteleriz ama “Zamanım olmadı” deriz.
Bir kararın yanlış olduğunu biliriz ama “Herkes böyle yapıyordu” diyerek kendimizi rahatlatırız.
Bütün bu cümlelerin ortak bir tarafı vardır:
Sorumluluğu kendimizden uzaklaştırmak.
Çünkü insan bazen özgürlüğünü kaybetmekten çok, özgürlüğünün getirdiği sorumluluktan korkar.
Erich Fromm’un Özgürlükten Kaçış adlı eserinde üzerinde durduğu mesele de budur. Fromm’a göre modern insan dışarıdan özgür görünmesine rağmen başkalarının beklentilerine, toplumsal kalıplara ve kabul görme arzusuna teslim olabilir. Böylece karar verme yükünden kurtulur; fakat bunun karşılığında kendi benliğinden bir parça kaybeder.
Burada çok önemli bir paradoks vardır:
İnsan bazen özgür olmamak için bile özgürlüğünü kullanır.
Kendi kararını vermek yerine ailesinin kararına sığınır.
Toplum ne der diye kendi hayatından vazgeçer.
Yalnız kalmamak için yanlış ilişkide kalır.
Başarısız olmaktan korktuğu için hiç denemez.
Sonra yıllar geçtiğinde hayatına bakıp “Ben bunu istememiştim” der.
Belki de çağımızın en büyük kişisel trajedilerinden biri budur: İnsanın kendi seçtiği hayatın içinde kendisini mağdur hissetmesi.
Zygmunt Bauman’ın modern dünyaya ilişkin analizleri de özgürlük ile güvenlik arasındaki gerilimi hatırlatır. Bauman’ın yaklaşımında modern insan daha fazla özgürlük kazanırken güvenliğin bir bölümünü kaybetmiş; seçeneklerin çoğalması aynı zamanda belirsizliği ve kaygıyı büyütmüştür.
Bugün önümüzde geçmiş kuşakların sahip olmadığı kadar çok seçenek var.
Kiminle yaşayacağımızı, nerede çalışacağımızı, hangi şehirde bulunacağımızı, nasıl bir hayat kuracağımızı daha fazla belirleyebiliyoruz.
Fakat seçeneklerin çoğalması insanı otomatik olarak özgürleştirmiyor.
Bazen tam tersine felç ediyor.
Çünkü her seçim, seçmediğimiz başka ihtimallerden vazgeçmek demektir.
Bir insanı seçtiğinizde başka ihtimalleri geride bırakırsınız.
Bir şehirde yaşamayı seçtiğinizde başka hayatları terk edersiniz.
Bir mesleği seçtiğinizde başka yollar kapanır.
Bir ilişkiden ayrıldığınızda özgürlüğü kazanabilirsiniz ama yalnızlığın ihtimalini de kabul edersiniz.
İşte yetişkin özgürlüğü burada başlar.
Hem seçebilmek hem de seçimin kayıplarını taşıyabilmek.
Bu yüzden özgürlük ile keyfilik birbirine karıştırılmamalıdır.
“Canım ne isterse yaparım” özgürlük değildir.
Gerçek özgürlük şunu söyleyebilmektir:
“Bunu ben seçtim. Sonucu istediğim gibi olmayabilir. Ama sorumluluğunu başkasına yüklemeyeceğim.”
İnsan hayatında büyük bir psikolojik dönüşüm tam da bu cümleyle başlar.
Çünkü insan sürekli anne-babasını, eşini, eski sevgilisini, patronunu, arkadaşlarını, toplumu veya geçmişini suçladığı sürece kendi hayatının öznesi olamaz.
Elbette herkes hayata aynı koşullarda başlamaz. Ekonomik şartlar, aile, eğitim, toplumsal yapı ve içinde yaşadığımız dönem seçeneklerimizi sınırlar.
Dolayısıyla özgürlüğü “İnsan isterse her şeyi yapar” gibi yüzeysel bir slogana indirgemek doğru değildir. Varoluşçu düşüncede de insanın içinde bulunduğu gerçek koşullar ile seçimleri arasındaki gerilim önemlidir.
Ama koşulların bizi sınırlaması başka şeydir, bütün hayatımızın sorumluluğunu koşullara teslim etmek başka şey.
Belki geçmişimizi seçemedik.
Bize yapılanları seçemedik.
Karşımıza çıkan insanları seçemedik.
Kaybettiklerimizi seçemedik.
Ama bütün bunlardan sonra kim olacağımıza ilişkin vereceğimiz kararların en azından bir bölümünde hâlâ söz sahibiyiz.
Sartre’ın insanı sarsan düşüncesi burada yeniden karşımıza çıkar:
Kaçmak da seçimdir.
Susmak da seçimdir.
Kalmak da seçimdir.
Gitmek de seçimdir.
Ertelemek de seçimdir.
Ve bazen hayatımızı değiştiren şey yeni bir seçenek bulmak değil, yıllardır yaptığımız seçimin aslında bir seçim olduğunu fark etmektir.
İnsan o zaman mazeretlerinden çıkarak kendi hayatına dönmeye başlar.
Çünkü özgürlük kapıları açmak değildir yalnızca.
Hangi kapıdan geçtiysen, artık o yolun sana ait olduğunu kabul edebilmektir.
Belki de gerçek özgürlüğün en ağır, fakat en olgun cümlesi şudur:
“Özgür olmak, istediğini yapmak değil; yaptığın seçimin sorumluluğunu üstlenebilmektir.”
Ve insan, hayatının sorumluluğunu gerçekten üstlendiği gün yalnızca özgürleşmez.
Kendi hayatının öznesi olmaya başlar.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER