İNSAN KENDİ İRADESİNİ NEDEN BAŞKASINA TESLİM EDER?
Tarikat meselesi yalnızca inanç değil; otorite, aidiyet, çıkar ve itaat meselesidir
Bir insan neden yetişkin olduğu hâlde hayatının direksiyonunu başka birinin eline bırakır?
Neden neyin doğru, neyin yanlış olduğuna kendisi karar vermek yerine bir şeyhin, liderin, hocanın ya da grubun karar vermesine razı olur?
Daha sert soralım:
İnsan neden kendi aklını kullanmaktan vazgeçer?
Meseleyi yalnızca “kandırılmış insanlar” diyerek açıklamak kolaycılıktır. Çünkü bazı kapalı yapılarda insanlardan sadece inanmaları beklenmez; zamanla itaat etmeleri, sorgulamamaları ve grubun doğrularını kendi doğrularının önüne koymaları istenir.
Fakat meselenin çoğu zaman konuşulmayan başka bir tarafı daha vardır:
Her insan yalnızca manevi arayışla bu yapılara yaklaşmaz. Bazıları için güçlü bir çevrenin parçası olmak, hayatta daha kolay ilerlemenin yolu olarak da görülebilir.
İşte mesele burada yalnızca inanç olmaktan çıkar; sosyal sermaye, statü, çıkar ve güç ilişkileri meselesine dönüşür.
“SEN DÜŞÜNME, BİZ SENİN YERİNE DÜŞÜNÜRÜZ”
Otoriter yapıların insana sunduğu en büyük konforlardan biri budur.
Hayat karmaşıktır.
Karar vermek zordur.
Yanılmak acıtır.
Özgür olmak ise sorumluluk gerektirir.
Erich Fromm’un Özgürlükten Kaçış eserinde üzerinde durduğu meselelerden biri tam da budur: İnsan, özgürlüğün yarattığı yalnızlık ve belirsizlik karşısında otoriteye sığınabilir.
Çünkü otorite size hazır cevaplar verir.
Kimin doğru olduğunu söyler.
Kimin düşman olduğunu söyler.
Nasıl yaşayacağınızı söyler.
Kime güveneceğinizi söyler.
Hatta bazen kiminle görüşüp kiminle görüşmeyeceğinize kadar hayatınıza müdahale eder.
Böylece insanın omuzlarından karar verme yükü kalkar.
Ama bunun ağır bir bedeli vardır:
Kararlarınızdan kurtulurken özgürlüğünüzden de vazgeçmeye başlayabilirsiniz.
BİR DE “KOLAY YOLDAN YÜKSELME” MESELESİ VAR
Tarikat ve benzeri kapalı yapılanmalara yönelimi yalnızca yalnızlık, maneviyat veya psikolojik kırılganlık üzerinden açıklamak eksik kalır.
Çünkü bazı insanlar için güçlü bir topluluğa dahil olmak aynı zamanda çevre edinmek, nüfuz kazanmak, iş bulmak, ticari bağlantılar kurmak, makam ve statü elde etmek veya hayatın çeşitli alanlarında destek görmek anlamına gelebilir.
Burada Pierre Bourdieu’nün “sosyal sermaye” kavramı son derece önemlidir.
İnsanların sahip olduğu ilişkiler ağı da bir güç kaynağıdır. Kiminle tanıştığınız, kimlerin sizi desteklediği ve hangi çevrelere ulaşabildiğiniz zaman zaman ekonomik sermaye kadar etkili olabilir.
Dolayısıyla bazı kapalı yapılarda şu tehlikeli denklem ortaya çıkabilir:
Sadakat göster, çevren genişlesin.
İtaat et, desteklen.
Bizden ol, önün açılsın.
Böyle bir düzen oluştuğunda insanların yapıya yönelmesinin nedeni yalnızca inanç değildir.
Bazen insan, yıllarca emek vererek çıkması gerektiğini düşündüğü merdivenin basamaklarını, bir grubun omuzlarına basarak daha hızlı çıkabileceğine inanır.
İşte burada aidiyet ile çıkar birbirine karışır.
Liyakat yerine bağlantı, emek yerine referans, bireysel başarı yerine grup dayanışması belirleyici olmaya başlarsa ortaya yalnızca sosyolojik değil, ciddi bir toplumsal adalet problemi çıkar.
Çünkü bir toplumda insanlar şu düşünceye kapılmaya başlarsa sistem çürümeye başlar:
“Bir yere gelebilmek için iyi olmam değil, birilerine ait olmam gerekiyor.”
Bu düşüncenin yayılması, liyakat duygusunu öldürür.
Çalışan insanın adalet duygusunu zedeler.
Gençlerin geleceğe güvenini sarsar.
Ve kapalı yapılara yeni insan taşıyan görünmez bir mekanizma yaratabilir.
ÖNCE KUCAKLARLAR, SONRA SINIRLARI ÇİZERLER
Kapalı yapılar insanı çoğu zaman kapıda baskıyla karşılamaz.
Tam tersine…
İlgi gösterilir.
Değer verilir.
“Sen bizdensin” denir.
Yalnızsan çevre sunulur.
Sorunun varsa dayanışma sunulur.
İş arıyorsan bağlantı bulunabilir.
Bir yere ulaşmak istiyorsan kapılar açılabileceği izlenimi verilebilir.
Bütün bunlar ilk bakışta dayanışma gibi görünür.
Fakat manipülatif bir yapıda bu ilişkiler zamanla bağımlılık ve sadakat mekanizmasına dönüşebilir.
Bir süre sonra kişinin arkadaşları aynı çevredendir.
İş bağlantıları aynı çevredendir.
Sosyal hayatı aynı çevrededir.
İtibarı oradadır.
Ekonomik ilişkileri oradadır.
Artık ayrılmak yalnızca bir düşünceden vazgeçmek değildir.
Çevreyi, statüyü, bağlantıları ve belki de ekonomik imkânları kaybetmek anlamına gelir.
İşte sosyal kontrolün en güçlü biçimlerinden biri budur.
İnsanı zincirle bağlamanıza gerek kalmaz.
Kaybedeceklerini çoğaltırsınız; insan kendi zincirini taşımaya başlar.
LİDER ELEŞTİRİLEMİYORSA ORADA DURUP DÜŞÜNMEK GEREKİR
Bir yapının ne kadar sağlıklı olduğunu anlamanın en basit yollarından biri şudur:
Liderini eleştirebiliyor musunuz?
Yanlış yaptığını söyleyebiliyor musunuz?
Mali ilişkilerini sorgulayabiliyor musunuz?
Verdiği kararların gerekçesini sorabiliyor musunuz?
“Ben buna katılmıyorum” dediğinizde hâlâ o topluluğun saygın bir üyesi olarak kalabiliyor musunuz?
Eğer cevap sürekli “hayır” ise orada yalnızca manevi bağlılıktan söz etmek giderek zorlaşır.
Çünkü kutsallaştırılan otorite, denetlenmeyen otoriteye dönüşebilir.
Denetlenmeyen otorite ise ister dinî, ister siyasi, ister ticari, ister ideolojik olsun istismara son derece elverişli bir zemin yaratır.
EN TEHLİKELİ CÜMLE: “O BİLİR”
“O bilir.”
İki kelime.
Fakat insanın iradesini teslim etmesinin başlangıcı bazen tam olarak budur.
Bir süre sonra:
“Hoca bilir.”
“Büyükler bilir.”
“Lider bilir.”
“Bizim sorgulamamız doğru olmaz.”
Ve sonunda insan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkarak başkasının kararlarının uygulayıcısına dönüşebilir.
İtaatin en başarılı biçimi, insana itaat ettiğini unutturan itaattir.
EĞİTİMLİ OLMAK KİMSEYİ BAĞIŞIK KILMAZ
“Ben eğitimliyim, bana olmaz” demek de büyük yanılgıdır.
Profesör de etkilenebilir.
Doktor da.
Hâkim de.
İş insanı da.
Mühendis de.
Çünkü mesele yalnızca zekâ değildir.
İnsan ne kadar eğitimli olursa olsun kabul görmek ister, aidiyet ister, güven ister, statü ister.
Ve bazıları için bunlara bir unsur daha eklenir:
Güçlü insanlara yakın olma arzusu.
Dolayısıyla kapalı yapılara katılımı yalnızca “zayıf insanların kandırılması” şeklinde okumak doğru değildir.
Bazen ortada mağduriyet vardır.
Bazen yalnızlık vardır.
Bazen samimi bir inanç arayışı vardır.
Ama bazen de hesap vardır.
Çevre edinme hesabı.
Statü hesabı.
Ticari çıkar hesabı.
Makam hesabı.
Kısacası herkes aynı kapıdan girmez ve herkes aynı nedenle içeride kalmaz.
İNANÇLA İTAATİ, DAYANIŞMAYLA ÇIKAR AĞINI KARIŞTIRMAYALIM
İnsanların dinî inançlarına, manevi arayışlarına veya gönüllü biçimde bir araya gelmelerine saygı göstermek başka şeydir.
Bir insanın dini duygularının kullanılarak parasının, sosyal çevresinin, düşüncelerinin ve hayat tercihlerinin kontrol edilmesi bambaşka şeydir.
Aynı şekilde insanların birbirlerine yardımcı olması başka şeydir.
Aidiyet karşılığında ayrıcalık dağıtan bir sistem oluşturmak başka şeydir.
Bir yapı sizden inanmanızı değil sorgulamamanızı istiyorsa;
liderini dokunulmazlaştırıyorsa;
eleştiriyi ihanet sayıyorsa;
ayrılanları düşmanlaştırıyorsa;
üyelerini dış dünyadan koparıyorsa;
aidiyeti ekonomik veya sosyal ayrıcalığa dönüştürüyorsa;
orada artık şu soruyu sormak gerekir:
Bu gerçekten manevi bir dayanışma mı, yoksa insan iradesi ve çıkarlar üzerinden kurulmuş bir güç ağı mı?
SONUÇTA MESELE ÇOK BASİT
İnsanlar neden böyle yapılara kapılır?
Bazısı yalnız olduğu için.
Bazısı ait olmak istediği için.
Bazısı hayatına anlam aradığı için.
Bazısı karar vermekten yorulduğu için.
Bazısı güçlü bir otoritenin arkasında kendisini güvende hissettiği için.
Bazısı da kestirmeden bir yerlere gelebileceğini düşündüğü için.
Dolayısıyla mesele yalnızca “insanlar neden inanıyor?” sorusu değildir.
Daha rahatsız edici soruyu sormalıyız:
Bir toplumda insanlar neden çalışarak, üreterek ve liyakatleriyle yükselmek yerine güçlü bir gruba yanaşarak yükselmenin daha kolay olduğuna inanmaya başlar?
Çünkü eğer bir toplumda başarı için bilgi değil bağlantı, emek değil aidiyet, liyakat değil sadakat daha değerli hâle gelirse…
Sorun artık yalnızca tarikatların sorunu değildir.
Sorun, toplumun kendisidir.
Ve belki de bütün yazının özeti tek cümledir:
İnsan bazen yalnızlıktan kaçmak için bir gruba sığınır; bazen de merdivenleri tek tek çıkmak yerine asansöre binmek için. Fakat o asansörün düğmeleri başkasının elindeyse, hangi katta indirileceğinize de artık siz karar veremezsiniz.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER