İnsan Ne Zaman Gerçekten Kendisi Olur?
İnsan doğduğu andan itibaren kendisine ait olmayan birçok şeyi taşımaya başlıyor. Önce ailesinin doğrularını öğreniyor, sonra çevresinin doğrularını, okulun öğrettiklerini, toplumun kabullerini, ait olduğu grubun sınırlarını, çağın modalarını, korkularını ve beklentilerini…
Bir süre sonra bütün bunların arasından kendi sesini duyması zorlaşıyor. Hatta insan bazen kendi düşüncesi sandığı şeyin, yıllar önce başkasından ödünç aldığı bir düşünce olduğunu fark etmiyor.
Belki de insanın asıl trajedisi burada başlıyor.Kendi hayatını yaşadığını sanırken, kendisine öğretilmiş bir hayatı kusursuzca oynamak…
Peki insan ne zaman gerçekten kendisi olur?
Belki herkesin söylediğini tekrar etmediğinde… Belki yanıldığında bunu kabul edebildiğinde… Belki geçmişinin arkasına saklanmak yerine bugünün karşısında durabildiğinde… Belki de hakikat uğruna yalnız kalmayı göze aldığında…Çünkü hakikatin garip bir tarafı vardır.Hakikat kalabalık istemez; tanıklık ister.
İnsan çoğu zaman hakikati aradığını söyler ama aslında aradığı şey haklı çıkmaktır. İkisi birbirinden çok farklıdır. Hakikati arayan insan, kendi düşüncesinin de yanlış olabileceğini hesaba katar. Haklı çıkmak isteyen ise hakikati değil, kendisini korur.
İşte bu nedenle “yanılmışım” diyebilmek, insanın söyleyebileceği en değerli cümlelerden biridir. Çünkü “yanılmışım” dediğimiz anda kendimizi küçültmeyiz; aksine zihnimizde hakikate yeni bir kapı açarız.
Asıl cehalet de burada başlar. Cehalet yalnızca bilmemek değildir. İnsan çok şey bilip yine de cahil kalabilir. Çok kitap okuyabilir, üniversiteler bitirebilir, sayısız bilgi biriktirebilir; fakat yanlış bildiği bir şeye dokunulunca öfkeyle savunmaya geçiyorsa, bilgisi zihnini aydınlatmamış, yalnızca egosuna zırh olmuştur.
Cehaletin en tehlikeli biçimi boş zihin değil, yanlış bilgiyle doldurulmuş ve artık boşaltılamayan zihindir.Çünkü bilmeyen insan öğrenebilir. Fakat bildiğini zanneden insan öğrenmeye ihtiyaç duymadığını düşünür.
Bugünün dünyasında bunun örneklerini her yerde görüyoruz. İnsanlar aynı cümleleri, aynı sloganları, aynı kanaatleri tekrar ediyor. Bir düşüncenin doğruluğunu araştırmak yerine, o düşünceyi kaç kişinin söylediğine bakıyorlar. Bir insanın ne söylediğinden çok hangi gruba ait olduğuyla ilgileniyorlar.Oysa bir fikrin çok taraftarı olması onu doğru yapmaz; tıpkı bir yalnızın tek başına kalması da onu yanlış yapmayacağı gibi…
Her direniş bilinç değildir. Bazen insan bir düşünceyi savunduğunu sanırken aslında o düşüncenin içinde saklanıyordur. Bazı direnişler cehaletin yorganıdır; insanın üzerine örter ama onu gerçekten ısıtmaz.
Aynı düşünceleri yıllarca tekrarlamak da düşünmek değildir.Bazen insan zihni düşünmez; geviş getirir.Bir zamanlar öğrendiği düşünceyi tekrar tekrar çiğner, fakat yeni bir anlam üretemez. Oysa düşünmek, kendi zihnimize bile yabancılaşabilmektir. Dün savunduğumuz bir şeyi bugün yeniden inceleyebilmek, gerekirse ondan vazgeçebilmektir.
İnsan bazen yalnız kalmaktan değil, yalnız kalınca kendi sesiyle baş başa kalmaktan korkar.Çünkü kalabalık dağıldığında geriye insanın kendisi kalır.İşte asıl hesaplaşma orada başlar.
İnsan kendisine şu soruyu sormak zorunda kalır:
“Ben gerçekten böyle mi düşünüyorum, yoksa böyle düşünmem gerektiği bana yıllardır söylendiği için mi böyle düşünüyorum?”
Bu soru kolay değildir. Çünkü cevabı bazen insanın ailesini, çevresini, arkadaşlarını, alışkanlıklarını ve hatta yıllarca inşa ettiği kimliğini yeniden değerlendirmesini gerektirir.Ama insanın olgunlaşması biraz da budur.Kendisine ait olmayan yükleri fark etmek…Geçmişten gelen her şeyi kutsamamak…Çünkü geçmişi olduğundan büyük göstermek de bazen bugünün hakkını verememenin tesellisidir.
Bazı insanlar dünün başarılarını o kadar büyütür ki bugünün yetersizliğini görünmez hale getirir. Eski günlerini anlatırken bugünkü hayatlarından uzaklaşırlar. Geçmiş onlar için hatırlanacak bir yer olmaktan çıkar, sığınılacak bir kaleye dönüşür.
Oysa geçmiş yaşanmak için değil, anlaşılmak için vardır.Dünü sürekli büyüten insan, bugünün küçülmesine izin veriyor olabilir.
Hayatın en acı ironilerinden biri de budur. İnsan çoğu zaman istediği şeye sahip olduğunda onu istememeye başlamış, gerçekten istediğinde ise ona sahip olacak imkânı bulamamıştır. İmkân ile istek, insanın hayatında çoğu zaman aynı anda kapıyı çalmaz.
Bu yüzden bazı insanlar hayatlarını yaşamaktan çok, yaşayamadıkları hayatların yasını tutarak geçirirler.Oysa insanın elindeki tek gerçek zaman şimdidir.Geçmiş artık yaşanamaz, gelecek henüz yaşanmamıştır.Ve insanın hayatı, ikisinin arasında sürekli ertelenen o ince çizgiden ibarettir.
Belki de bu yüzden yürümek gerekir.Çünkü insanı yalnızca vardığı yer değil, yürüdüğü yol da değiştirir.Bazen hayat bizi istediğimiz yere götürmez; fakat istemediğimiz yerlerden geçirerek kim olduğumuzu öğretir. İnsan yolda sabretmeyi, kaybetmeyi, yeniden başlamayı, yalnız kalmayı, başkasını anlamayı öğrenir.
Yürümeye devam et! Çünkü insanı asıl terbiye eden yolun kendisidir.Yol yalnızca mesafe değildir. Yol, insanın kendisiyle arasındaki mesafeyi de azaltır.Belki hayatın bize verdiği bütün acılar da bu yolculuğun parçalarıdır. Bugün bizi parçalayan bazı şeyler, yıllar sonra hatırladığımızda başka bir anlam kazanır. Acı kaybolmaz; biçim değiştirir.
Çekilen acılar hatıraya dönüştükçe tatlı hikâyelere dönüşür. İnsan bazen acılarından kurtulmaz; acıları sayesinde incelir.Fakat bunun gerçekleşmesi için insanın yaşadıklarını anlamlandırması gerekir. Yoksa acı insanı olgunlaştırmak yerine sertleştirir.
Bir yara iki insan yaratabilir. Biri başkasını yaralamayı öğrenir, diğeri başkasının yarasına dokunurken daha dikkatli olmayı…Aradaki fark, yaşanan acıda değil, acının nasıl işlendiğindedir.
Belki sevgi de böyledir.İnsan birini bulabilir. Fakat birbirini bulmak çok daha zordur.Çünkü birini bulmak tesadüf olabilir; birbirini bulmak ise iki insanın aynı anda birbirine doğru yürümesini gerektirir.
İki insan aynı odada bulunabilir ama birbirine hiç ulaşamayabilir. Aynı hayatın içinde yaşayabilir ama birbirinin dünyasına giremeyebilir.Birini bulmak kolaydır; birbirini bulmak zordur. Çünkü bulunmak yetmez, birbirine kavuşmak gerekir.
Belki de insan ilişkilerindeki en büyük yanılgı, karşımızdakinin bizi sevmesini beklerken onun bizi gerçekten anlayıp anlamadığını hiç sormamamızdır.Çünkü sevgi yalnızca yakınlık değildir.
Sevgi, insanın diğerinin hakikatine tahammül edebilmesidir.İnsan en çok sevdiğine her şeyi anlatmaz. Bazen en derin itiraflar yabancılara yapılır. Çünkü sevdiğimiz insanın gözündeki yerimizi kaybetmekten korkarız. Yabancıya karşı ise kaybedecek daha az şeyimiz vardır.
Demek ki insanın içini açabilmesi için yalnızca sevgiye değil, yargılanmayacağına dair güvene de ihtiyacı vardır.Bu nedenle bazen insanın ihtiyacı kendisini anlatacak bir insan değil, anlattıklarını değiştirmeden taşıyabilecek bir insandır.
Fakat insanın kendisiyle kurduğu ilişki daha da önemlidir.Kendisine karşı dürüst olmayan bir insanın başkasına karşı dürüstlüğü uzun süre yaşayamaz.Burada iyilik bile yeniden düşünülmelidir.
İyilik yaptığını söyleyen herkes gerçekten iyilik yapıyor mudur?
Karşılığını bekleyerek yapılan iyilik, iyilik ile alışveriş arasındaki sınırı bulanıklaştırır.Karşılık bekleyerek iyilik yapan insan, bazen beyaz tefecidir; para değil, vicdan borcu verir.
Gerçek iyilik, karşısındakinin boynuna görünmez bir borç senedi asmaz.İnsan verdiğini sürekli hatırlatıyorsa, belki de yaptığı şey iyilikten çok kendisini önemli hissetme biçimidir.Bütün bunların sonunda insan yine kendisine döner.Çünkü hayatın en büyük meselesi başkalarını değiştirmek değil, kendimizi görmektir.
Kendi korkularımızı, kibrimizi, yanılgılarımızı, bahanelerimizi, geçmişimize sığınma biçimlerimizi, sevgisizliğimizi, suskunluklarımızı ve belki en çok da kendimize anlattığımız yalanları…
İnsan bazen başkasına yalan söylemekten çok, kendisine anlattığı yalana inanarak yaşar.İşte özgürleşmek, önce o yalanı fark etmektir.
Belki de insanın her gün kendisini biraz yenilemesi bu yüzden bir tedavidir. Yenilenmeyen zihin, kendi tekrarlarının içinde hastalanır. Yeni bir düşünceye, yeni bir insana, yeni bir ihtimale kapısını kapatan insan, hayatı yaşamaktan çok geçmişin tekrarını yaşamaya başlar.
Kendini yenilemek ise kendini inkâr etmek değildir.Tam tersine, insanın kendisine sadık kalabilmek için zaman zaman eski kendisinden vazgeçebilmesidir.Çünkü insan tamamlanmış bir heykel değildir. İnsan, ömrü boyunca biçimlenen bir eserdir.Ve belki “adam olmak” dediğimiz şey de tam burada başlar.
Adam olmak güçlü görünmek, herkesi susturmak, haklı çıkmak değildir.Adam olmak, kimse görmediğinde de kendisine ihanet etmemektir.Sözünün arkasında durmak kadar, yanlış sözünden geri dönebilmektir.Güçsüz olana karşı güçlü görünmek değil, güçlü olduğunda güçsüzü ezmemektir.Kendisini anlatmak kadar başkasını dinleyebilmektir.Ve en önemlisi, insanın kendi içindeki karanlığı başkasının yüzüne yansıtmamasıdır.
Belki gerçek olgunluk budur.İnsan, kendisini haklı çıkarma ihtiyacından vazgeçtiği ölçüde hakikate yaklaşır.Çünkü hayat bize sürekli “Sen haklısın” demek için verilmiş olmayabilir.
Belki hayatın asıl sorusu çok daha derindedir:
“Bunca yıl boyunca sana ait sandığın şeylerin hangisi gerçekten sana ait?”
İşte insanın gerçek yolculuğu bu soruyla başlar.Ve belki o gün insan ilk kez yürümeye başlamaz.İlk kez kendi yolunda yürümeye başlar.