Fakire sürekli “yetin” demek, sorunu çözmek değil, sorunu sabitlemektir. Gerçek çözüm ise açıktır: Zengine daha az tüketmeyi ve daha çok paylaşmayı öğretmek.
Sabahın erken saatleriydi. Şehrin üzerini örten gri sessizlik, minarelerden yükselen Ezan sesiyle bölündü. Hutbeye çıkan hatip, her hafta olduğu gibi aynı çerçevede konuşuyordu: sabır, şükür, kanaat… Cemaatin en arka safında oturan adam ise bu sözleri artık ezbere biliyordu. Çünkü bu sözler, onun hayatının teorisi değil, zorunlu pratiğiydi.
Bu yazım bir serzeniş değil; bir tespit, hatta daha doğru ifadeyle bir eleştiridir.
Zira dinî söylemin sahadaki uygulamasına baktığımızda ciddi bir yön sapması gözlemlenmektedir. Yoksulluğun adresi yanlış tarif edilmekte, çözüm ise sürekli aynı sosyolojik gruba yüklenmektedir. Fakire sabır telkin etmek, akademik olarak da ahlaki olarak da eksik bir yaklaşımdır. Çünkü fakir zaten sabretmektedir. Bu, onun tercihi değil, mecburiyetidir.
Sorulması gereken temel soru şudur: Zaten yetinen birine daha ne öğretilebilir?
Arka saftaki adamın hikâyesi burada başlar. O, çocuklarına alamadığı bir ayakkabının hesabını sabırla kapatan, mutfağında eksilenleri şükürle örten biridir. Ona “yetin” demek, var olan bir davranışı tekrar etmekten öteye gitmez. Bu, pedagojik açıdan da işlevsizdir.
Ancak aynı kürsülerden zengine yönelik söylemler dikkat çekici biçimde zayıftır.
Oysa mesele tam da burada düğümlenmektedir.
Ekonomik adaletsizliklerin temelinde yalnızca üretim veya kaynak eksikliği değil, paylaşım iradesinin zayıflığı yatmaktadır. Bu, sosyolojik bir gerçekliktir. Dolayısıyla dinî söylemin yönü, aşağıdan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya doğru yeniden yapılandırılmalıdır.
Hikâyedeki diğer karakter, mahallenin varlıklı ismidir. Sofrası doludur, imkânı geniştir; fakat paylaşım refleksi sınırlıdır. İşte burada devreye girmesi gereken şey, kuru nasihat değil, doğrudan ve sarsıcı bir hatırlatmadır:
Az yemek bir erdemdir. Paylaşmak ise bir zorunluluktur.
Dinî hitabetin tarihsel fonksiyonuna baktığımızda, yalnızca teselli eden değil, aynı zamanda dönüştüren bir yapı görürüz. Bu dönüşüm, zayıfa sabır telkin etmekten ziyade, güçlüye sorumluluk yüklemekle gerçekleşir. Aksi hâlde ortaya çıkan şey, adalet değil; yalnızca mevcut dengesizliğin kutsallaştırılması olur.
Bu noktada sert bir ifade kaçınılmazdır:
Fakire sürekli “yetin” demek, sorunu çözmek değil, sorunu sabitlemektir.
Gerçek çözüm ise açıktır: Zengine daha az tüketmeyi ve daha çok paylaşmayı öğretmek.
Arka saftaki adam hutbe bitiminde ayağa kalktı. Söylenenleri dinledi, ama içinde hiçbir şey değişmedi. Çünkü ona yeni bir şey söylenmemişti. Oysa kürsüden bir gün şu cümle yükselseydi, belki sadece onun değil, bütün mahallenin kaderi değişebilirdi:
“Ey imkân sahibi olanlar; sizin fazlanız, başkasının eksiğidir. Azaltın ki çoğalsın, verin ki denge kurulsun.”
İşte o zaman din, sadece bireysel teselli aracı olmaktan çıkar; toplumsal adaletin aktif bir unsuru hâline gelir.
Ve işte o zaman, mesele gerçekten çözülmeye başlar.