Bir Yaz Günüydü Sapanca’da
Ağustos sıcağı daha sabahın erken saatlerinde gölün üzerine çökmüştü. Su, cam gibi duruyordu; kıyıya vuran hafif dalgalar, sanki Sapanca’nın nefes alışverişiydi. O günlerden biriydi… İnsanların sabah erkenden sahile indiği, çay bardaklarının buğulandığı, çocuk seslerinin göle karıştığı o yaz günlerinden biri.
1961 yılının Ağustos’unda başlamıştı benim hikâyem. Erdemli Köyü’nde, bugünkü adıyla İstanbuldere Mahallesi’nde, Sapanca’nın zirvesinde sayılan bir yerde dünyaya gelmişim. Şakir Çavuş’un Muhammet Malikânesi derlerdi oraya. O zamanlar bilmezdim elbette; ama insan doğduğu yerle kaderini de yanında taşırmış.
İlkokul ikinci sınıfın yarısında Sapanca merkeze taşındığımızda, sanki başka bir dünyaya adım atmıştım. Yazlar başkaydı burada. Sapanca sadece bir ilçe değildi; yaşayan, gülen, nefes alan bir turizm kentiydi. Göl kenarında yürürken ayaklarınız kumdan çok hayallere basardı.
Sapanca Oteli ve Plajı vardı mesela… Dönemin Riviera’sı derlerdi, abartı değildi. Hemen arkasındaki Ara Göl, gençlerin sessiz isyanıydı; ilk aşklar, ilk hayaller orada saklanırdı. Sahil boyunca yürüdükçe hayat akardı: Kumbaz Gazinosu’ndan yükselen müzik, Pigal Plajı’nda güneşlenenler, Seymen Aile Çay Bahçesi’nde demlenen sohbetler… Belediye Göl Gazinosu, sonradan Özkum oldu; isimler değişirdi ama yaz akşamlarının ruhu değişmezdi.
Lale Oteli’nin önünden geçip İstasyon Plajı’na vardığınızda, Keremoğlu Korusu karşılardı sizi. Kocaman bir alan… Piknikler, yüzmeler, kahkahalar. Kırkpınar’dan Uzunkum’a, Kurtköy’den Yanık’a kadar uzanan sahil hattı; Sapanca’nın kalbi gibi atardı.
Kiraz festivalleri vardı… Kabotaj Bayramları, yüzme yarışları, kürek ve yelken müsabakaları… İstanbul’dan, Kocaeli’nden, Ankara’dan insanlar gelirdi. Dört mevsim yaşayan bir yerdi burası. Sapanca nefes alınan yerdi.
Sonra bir şeyler değişti.
Ne zaman Kocaeli’nden koparıldık ne zaman Sakarya’ya bağlandık; işte o zaman göl sessizleşmeye başladı. Önce festivaller yapılmadı. Sonra yüzme yarışları iptal edilir oldu. Ardından “yasak” kelimesi girdi hayatımıza. Sapancalı gölden uzaklaştırıldı. Göl hâlâ oradaydı ama sanki artık bize ait değildi.
Bir gün fark ettik ki gölün kuzeyi başka, güneyi başka muamele görüyordu. Serdivan tarafında yapılanlar serbestti; Sapanca tarafında yapılanlar suç sayılıyordu. Aynı göl, aynı su… Ama farklı kader.
Hatırlıyorum… Bir zamanlar “Kırkpınar’ı örnek alıyoruz” diyenlerin, sonra Kırkpınar Hava Alanı’nı yıktığını. Kürek yarışlarının yapıldığı pistin sessizce ortadan kaybolduğunu. Kimse yüksek sesle sormadı: Ne oldu Sapanca’ya?
Bugün göl kıyısında yürürken hâlâ o eski yaz günlerini görüyorum. Gözümde canlanıyor: Islak havlular, güneşte parlayan sandallar, akşamüstü çalan müzikler… Ama gerçek başka. Sapanca, yavaş yavaş acımasızca geriye götürüldü.
Bizim istediğimiz çok şey değil aslında. Gölümüzle barışık bir yaşam. Turizmi yasakla değil, akılla yöneten bir anlayış. Sapanca halkının hakkını savunan bir irade.
Unutulmasın: Sapanca alternatifsiz değildir. Bu toprakların hafızası güçlüdür. İnsanlar bekler, susar ama unutmaz. Bugün birçok Sapancalının zihninde Kocaeli’ne yeniden bağlanma fikri çoktan yazılmıştır. Bir kıvılcım bekler sadece.
Ve ben, her yaz göle baktığımda şunu düşünürüm:
Sapanca hâlâ güzel…
Ama eskisi kadar özgür değil.