Sapanca Gölü Üzerinden Yürütülen Algı Siyaseti ve Gerçek Sorumluluk Alanları
Sapanca Gölü’nün bugün geldiği nokta, artık geçici çevresel sorunlar kategorisinde ele alınamayacak kadar ciddi ve yapısal bir krize işaret etmektedir. Göl, yalnızca iklim koşullarının değil; yıllardır süregelen yanlış su yönetimi politikalarının, yetersiz denetimlerin ve siyasi sorumluluktan kaçan yönetsel tercihlerin sonucunda geri dönülmesi güç bir çekilme sürecine girmiştir.
Son dönemde Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Yusuf Alemdar’ın, danışmanları aracılığıyla kamuoyunda bir algı oluşturmaya çalıştığı ve Sapanca Gölü’ndeki su kaybını 25 yıl önce’ ’geçmiş dönem’’ Sapanca Belediye Başkanı Osman Nuri Erdoğan’a yüklemeye dönük açıklamaların bu bağlamda değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu yaklaşım, sorunun kaynağına inmeyen; aksine dikkatleri başka yöne çekmeyi hedefleyen basitleştirilmiş bir siyasal iletişim stratejisi izlenimi vermektedir.
Oysa Sapanca Gölü’nü tehdit eden temel unsur, göl kıyısındaki yapılaşmadan çok daha derinde yatmaktadır. Asıl mesele; Sakarya ve Kocaeli illerinin gölden denetimsiz biçimde su çekmesi, Su Fabrikaların’ ’İşletmelerin’’ kiralanan miktarların çok üzerinde su kullanımına göz yumulması ve özellikle Samanlı Dağları eteklerinde yer alan su fabrikalarının, gölü besleyen Irmak ve Pınar’ları ve Dere yeraltı su kaynaklarının akışını kesmesidir.
Daha dikkat çekici olan husus ise şudur: Sapanca’da faaliyet gösteren su fabrikalarının tamamına yakınının bugün yabancı sermayeli şirketlerin kontrolünde olmasıdır. İlk kuruluş aşamasında Türk yerli müteşebbisler eliyle, belirli kiralama sözleşmeleriyle hayata geçirilen bu tesislerin zaman içinde el değiştirmesi; suyun bir kamu varlığı olmaktan çıkarılıp ticari bir meta haline getirilmesini hızlandırmıştır. Buna rağmen, mevcut yönetimin denetim mekanizmalarını bu işletmeler üzerinde yeterince işletmediği; aksine, kamuoyunda “göl kıyısındaki işletmeler hedef alınıyormuş” algısı yaratarak su fabrikalarının korunmaya çalışıldığı izlenimi güçlendirmektedir.
Elbette ki Hazine ve Milli Emlak’a ait alanlarda, geçmiş dönemlerde göz yumulmuş ya da teşvik edilmiş dahi olsa, kaçak yapılaşma yıkılmalıdır. Devletin malına el koyan herkes hakkında eşit şekilde hukuki ve cezai işlem uygulanmalıdır. Ancak burada temel yanlış; Sapanca Gölü’nün kurumasının asli nedenini bu yapılar üzerinden açıklamaya çalışmaktır.
Dahası, yıkım ve denetim uygulamalarının yalnızca gölün güney kıyısıyla sınırlı tutulması; kuzey, doğu ve batı cephelerinde hatta Belediye ve kamu kurumları eliyle yapılan kaçak ya da mevzuata aykırı yapılaşmalara dokunulmaması, yönetim anlayışının eşitlik ve adalet ilkesinden uzaklaştığını göstermektedir. Yasalar, hiçbir vatandaş ya da kurum için ayrıcalık tanımaz; buna Resmî kurumlar da dahil edilmelidir.
Bugün Sapanca Gölü’nü asıl sömürenler; kamuoyuna hedef gösterilen küçük ölçekli kıyı yapıları değil, kiraladıkları miktarın katbekat üzerinde su çeken resmi ve gayri resmi sanayi tesisleridir. Bu gerçek, Sakarya’daki basın kuruluşlarının arşivlerinde mevcutken; yapılan basın toplantılarında bu konuların hiçbir gazeteci tarafından gündeme getirilmemesi de ayrıca düşündürücüdür.
Bu sessizlik, basının yerel yönetimle olan ilişkisine dair soru işaretlerini kaçınılmaz biçimde artırmaktadır.
Sayın Yusuf Alemdar’ın, Serdivan Belediye Başkanlığı dönemindeki projeleri ve çevreye bakış açısı da hafızalardayken; bugün Sapanca Gölü üzerinden yürütülen bu algı yönetimi çabasının kamuoyunda karşılık bulması zor görünmektedir.
Eğer gerçekten çözüm aranıyorsa;
a) Su fabrikalarının çektiği su miktarları şeffaf biçimde açıklanmalı,
b) Bağımsız ve sıkı denetimler derhal uygulanmalı,
c) Gerekirse geçici su kiralama iptalleri gündeme alınmalı,
d) Gölü besleyen doğal su kaynaklarının önü açılmalıdır.
Aksi halde Sapanca Gölü, siyasi polemiklere kurban edilen bir doğa varlığı olmaktan öteye geçemeyecek; gelecek kuşaklara bırakılması gereken ortak miras, geri dönüşü olmayan biçimde kaybedilecektir.