Sapanca: Bir Gölün Kalbinde Saklanan Zaman
Sapanca
Bir yer değildir yalnızca;
Bir hatıradır Sapanca.
Rüzgârın sazlara fısıldadığı,
Suyun kendini dinlediği bir sessizliktir.
Sapanca Gölü
Sabahları uyanır önce.
Gün ağrırken,
Balıklar suyun yüzüne umut gibi sıçrar.
Turna, yayın, sazan, kızılkanat…
Her biri gölün nabzını tutar,
Her biri bu suya ait bir cümledir.
Sazlar dalgaya eğilir,
Dalga sazdan cevap alır.
Zambaklar susar;
Susarak güzelleşir.
Dağlardan kopup gelen sular vardır;
İstanbuldere, Kurtköy, Yanık, Sarp…
Hepsi bir annenin saç örgüsü gibi
Göle uzanır.
Samanlı Dağları’ndan süzülen bu sular
Kırmızı benekli Alabalık taşır içlerinde,
Temizlik, serinlik ve eski zaman kokusu.
Bir tren çıkar Uzunkum’daki tünelden,
Yılan gibi kıvrılır;
Demirin doğayla barışmaya çalıştığı bir an gibidir bu.
Gölbaşı’nda güneş inerken,
Gökyüzü suya dokunur
Ve akşam, Sapanca’ya yakışır.
Yukarılarda,
Soğucak Yaylası
Menekşelerle konuşur insan.
Nikola Dağı’nın zirvesinden bakınca
Dünya genişler,
Sapanca bir kartal yuvası gibi
Sessiz ve vakur durur.
Ormanlar…
Kayın, gürgen, kestane, dişbudak, ıhlamur…
Her mevsim başka bir renk,
Başka bir koku.
Yazın ıhlamur kokusu
Çocukluğa benzer;
Kışın kar,
Sessiz bir dua gibidir.
Ama Sapanca yalnız doğa değildir.
Bir zamanlar akşamları
Kumbaz Gazinosu’ndan yükselen müzik
Dalgalarla yarışırdı.
Sahil kenarında oturanlar
Şarkılara eşlik eder,
Geceyi uzatırdı.
Festivaller vardı,
Gürgülü kirazı kadar kırmızı hatıralar.
Yüzme yarışları, mahalle Futbol turnuvaları…
Pigal Plajı’nda
Kahkahalar, müzikler, yazlar…
Ve gölde,
Kabotaj Bayramı günleri
Bir bayram gibi geçerdi.
Eşme’den kayıkla gelen ürünler,
Pazarda satılır,
Su yolu ticaret olurdu.
Beş sinema, iki tiyatro…
Küçük bir ilçede
Büyük bir hayat yaşanırdı.
Sapanca’da
Aşklar göl kenarında başlar,
Sevdalar ıhlamur altında büyürdü.
Suyunda, taşında, yosununda
İnsan izi vardır.
Sapanca altındır.
Ama ham altın.
Nasıl işlendiğine bağlıdır değeri.
Bir bilezik de olabilir,
Bir yüzük de.
Ve belki de hâlâ,
Onu anlayacak,
Onu incitmeden işleyecek
Bir el bekliyordur.