Türkiye’de Diploma Tartışmaları, Yerel İktidar Mücadeleleri ve Sakarya Örneği Üzerinden Bir Okuma

Türkiye’de son dönemde yaşanan diploma tartışmaları, bireysel vakaların çok ötesinde, siyasal sistemin işleyişine dair ciddi yapısal soruları yeniden gündeme taşımaktadır. Yaklaşık otuz yıl önce alınmış bir üniversite diplomasının bugün hukuken tartışmaya açılması ile, hiç var olmadığı iddia edilen diplomaların sistem içinde hâlâ “mevcut” görünmesi arasındaki çelişki; hukuk devleti, eşitlik ve idari tutarlılık ilkeleri açısından dikkatle ele alınmalıdır


Bu bağlamda, kamuoyunun yakından takip ettiği Ekrem İmamoğlu’na ait diplomanın iptali yönündeki tartışmalar ile, Yusuf Alemdar’ın özgeçmişinde yer alan Doğu Akdeniz Üniversitesi mezuniyeti iddiasına ilişkin ortaya çıkan çelişkiler birlikte okunmalıdır. İddialara göre, söz konusu üniversiteye herhangi bir kayıt dahi bulunmazken, bu bilginin resmi özgeçmişlerde hâlâ şu an bile yer alması; İktidar Partisi belediyeciliğinin denetim mekanizmalarının işlevselliğini sorgulatmaktadır.


Bu tabloya, Mutlu Işıksu hakkında gündeme gelen “özel kalem” tartışmaları da eklendiğinde, meselenin münferit olaylar zinciri değil; yerel yönetimlerde güç, mevki ve gelecek hesapları etrafında şekillenen daha geniş bir iç mücadele olduğu izlenimi güçlenmektedir. Özellikle iktidar partisi olan Adalet ve Kalkınma Partisi içerisinde, Sakarya özelinde belirginleşen bu gerilimlerin, yaklaşan siyasi pozisyon değişimlerinin ve yerel iktidar rekabetinin bir yansıması olduğu ileri sürülebilir.


Ancak asıl dikkat çekici ve kamu yararı açısından hayati mesele, yerel medya–Belediye ilişkileridir. Sakarya Büyükşehir Belediyesi tarafından, “reklam” veya “tanıtım desteği” adı altında belirli basın kuruluşlarına aktarıldığı iddia edilen milyonlarca liralık kamu kaynağının, hangi ölçütlere göre dağıtıldığı sorusu hâlâ yanıtsızdır. Dul, yetim, şehit yakını, gazi ve kimsesiz çocuklar gibi sosyal gruplara ayrılması gereken kamu bütçesinin, medya üzerinden dolaylı bir denetim ve yönlendirme aracına dönüşüp dönüşmediği açıkça açıklanmalıdır.


Bu noktada, Sakarya yerel basınının önemli bir kısmının suskunluğu, gazetecilik etiği açısından ayrıca değerlendirilmelidir. Kamu gücünü denetlemekle yükümlü olması gereken medyanın, ekonomik bağımlılık ilişkileri nedeniyle işlevsiz hale gelmesi; sadece basının değil, demokratik kamusal alanın da zayıflaması anlamına gelir. Daha önce Cumhuriyet Halk Partili ‘’Şaban Koludra’’ meclis üyesi tarafından dile getirilen iddiaların, bugünkü gelişmeler ışığında yeniden ve somut verilerle ele alınması artık kaçınılmazdır.


Sonuç olarak, bugün yaşananlar “buzdağının görünen kısmı” olabilir. Diplomalar, özgeçmişler, medya bütçeleri ve yerel iktidar mücadeleleri üzerinden yürüyen bu süreç; Türkiye’de yerel yönetimlerin şeffaflığı, hesap verebilirliği ve liyakat ilkeleri açısından ciddi bir stres testidir. Sakarya kamuoyunun beklentisi nettir: Sessizlik değil açıklama, kaçamak değil şeffaflık, inkâr değil hesap verme.

 Bekleyip göreceğiz; ancak unutulmamalıdır ki kamu vicdanı uzun süre susturulamaz.