TARAFSIZ” VE “BAĞIMSIZ” GAZETECİLİK SÖYLEMİ!
Türkiye’de olduğu gibi ilimizde de “tarafsız” ve “bağımsız” gazetecilik söylemi, uzun süredir normatif bir ideal olmaktan ziyade, giderek inandırıcılığını yitiren bir retorik unsura dönüşmüş durumdadır. Bu dönüşüm, yalnızca bireysel gazetecilik pratiklerindeki zaaflarla açıklanamaz; aynı zamanda medya sahipliği yapıları, siyasal baskı mekanizmaları ve ekonomik bağımlılık ilişkileriyle şekillenen bütüncül bir sistem sorunudur.
Bugün gelinen noktada kamuoyu, hangi gazetecinin hangi güç odağıyla ilişkili olduğunu, hangi kalemin kimin adına hareket ettiğini büyük ölçüde ayırt edebilmektedir. Bu durum, gazeteciliğin temel ilkeleri olan kamusal sorumluluk, hakikat arayışı ve hesap sorulabilirlik gibi değerlerin aşındığını açıkça göstermektedir. Gazetecilik faaliyetinin, halk adına gerçekleri araştırmak ve görünür kılmak yerine, belirli çıkar ağlarını koruyan bir işlev üstlenmesi, mesleğin meşruiyetini ciddi biçimde zedelemektedir.
Bu bağlamda asıl sorulması gereken soru şudur: Kaç gazeteci gerçekten kamusal yarar adına risk alarak derinlemesine araştırmalar yürütmektedir? Kaçı siyasi, ekonomik ya da kriminal baskılara rağmen susmamayı tercih etmektedir? Ve daha önemlisi, kaçı mesleki etik ilkelerini kişisel güvenliğinin önünde tutabilmektedir? Bu sorulara verilecek yanıtların sınırlı olması, sorunun yapısal derinliğini ortaya koymaktadır.
Medya alanında gözlemlenen yaygın eğilim, çatışmadan kaçınan, güç odaklarını rahatsız etmeyen ve “konforlu tarafsızlık” olarak adlandırılabilecek bir pozisyona yerleşen gazetecilik anlayışıdır. Oysa bu yaklaşım, tarafsızlık değil; aksine, statükonun yeniden üretimine hizmet eden pasif bir uyum biçimidir. Eleştirel gazetecilikten uzaklaşılması, kamusal denetim mekanizmalarının zayıflamasına ve toplumun doğru bilgiye erişim hakkının ihlal edilmesine yol açmaktadır.
Daha da çarpıcı olan ise, gazetecilik ile kriminal yapılar arasındaki sınırların bazı durumlarda bulanıklaşmasıdır. Mafyatik ilişkilerle temas eden, bu yapılarla aynı zeminde varlık gösteren ve buna rağmen kamuoyuna etik dersler veren figürlerin varlığı, yalnızca bireysel bir çelişki değil, aynı zamanda mesleki bir kriz göstergesidir. Bu tür örnekler, gazeteciliğin normatif çerçevesini aşındırmakta ve toplumsal güveni derinden sarsmaktadır.
İçinde bulunduğumuz atmosfer yalnızca gazeteciler açısından değil, toplumun bütünü açısından bir “korku iklimi” üretmektedir. Konuşmanın bedelinin ağır olduğu, eleştirinin risk taşıdığı bir ortamda, oto-sansür kaçınılmaz hale gelmektedir. Ancak bu durum, gerçeğin ortadan kalktığı anlamına gelmez; yalnızca görünürlüğünün bastırıldığı anlamına gelir.
Bu nedenle, mesele bireysel cesaret hikâyelerinden öte, kurumsal ve yapısal bir dönüşüm ihtiyacına işaret etmektedir. Aksi halde, hedefini şaşırmış her “kurşun” yalnızca bireyleri değil, kamusal hakikatin kendisini de tehdit etmeye devam edecektir.