Haavara Anlaşması ve Vaat edilmiş Topraklar’a dönüş
Yıllardır Germany ‘’Almanya’’nın ‘’Hitleri’ ‘Gestaposunasıl olduğunu hep araştırmak ve irdelemek istemişimdir. Düşüncelerim Hitlerin doğuşunun arkasında tüm dünya üzerinde 25—50—100 Yıllık Planlar yapıp uygulamak isteyen ve uygulayan uluslararası güçlerin ikinci dünya savaşını fırsat ‘’Ganimet’ ’gören anlayışıyla dünyayı ‘’Hitleri’ ’Gestaposu ’nu yaratığını bu araştırmamdan çıkardığım sonuç benim kişisel araştırmalarımdan çıkan fikrimdir.
Tarih boyunca büyük savaşlar sadece cephelerde değil, zihinlerde de iz bırakmıştır. Özellikle II. Dünya Savaşı, yalnızca siyasi dengeleri değiştirmekle kalmamış; ulusların kaderini, sınırlarını ve toplumsal hafızasını derinden sarsmıştır. Bu savaşın en karanlık bölümü olan Holokost, sadece Avrupa’daki Yahudiler için değil, dünya kamuoyu açısından da derin yaralar açtı. Ancak bu tarihi trajedinin ardından yaşanan gelişmeler, bazı düşünceler tarafından bir “stratejik kurgu” olarak da dilendiriliyor olması bile başlı başına araştırılması gereken konu olduğunu gözler önüne seriyor.
II. Dünya Savaşı’nı başlatan uluslar bu savaş içinde bir planı ’da uygulamaya koyuyordu. Bu Savaşla beraber milyonlarca Yahudi, yaşadıkları ülkelerde artık güvende olmadıklarını düşündürüldü. Avrupa’nın pek çok yerinde hâlâ antisemitizm canlıydı. Bu güvensizlik ve çaresizlik duygusu, onları yüzyıllardır hayalini kurdukları “Vaat edilmiş topraklara” yönelttiriliyordu: ‘’Filistin’’.
Tarih, yalnızca yaşananların kronolojik dökümü değildir. Aynı zamanda, perde arkasında kimlerin, ne uğruna, kimlerle iş tuttuğunun da gizemli anlatımıdır. II. Dünya Savaşı, milyonlarca insanın hayatına mal olmuş bir yıkım olarak insanlık tarihine kazınırken, bu büyük trajedinin içinde hâlâ cevap bekleyen pek çok soru dolaşıyor. Bunlardan biri de şu: Yahudilerin Avrupa’dan Filistin’e yönlendirilmesi sürecinde Adolf Hitler ve uluslararası güçler gerçekten nasıl bir rol oynadı?
Siyonizm, 19. yüzyıl sonlarında Theodor Herzl’in öncülüğünde “Yahudi halkının kendi vatanına sahip olması” fikriyle doğdu. Bu fikir, özellikle Avrupa’daki antisemitizmin gölgesinde yankı buldu. Ancak her Yahudi bu fikre sıcak bakmadı. Pek çok Avrupalı Yahudi, kendi ülkelerinde kök salmıştı. Filistin gibi o dönemde Osmanlı ve ardından İngiliz mandası altında olan, zorlu koşullara sahip bir toprak parçasına gitmeye niyetli değillerdi.
İşte tam da burada tarih bizi tuhaf bir kesişim noktasına getiriyor. Adolf Hitler gibi Yahudi düşmanlığıyla tanınan bir liderin, Yahudileri Avrupa’dan sürerek Filistin’e yönlendirme politikası, ister istemez şu soruyu akıllara getiriyor: Bu, Siyonist hedeflerle örtüşen bir strateji miydi?
Bu noktada bazı tarihçiler ve yazarlar, Hitler’in bazı dolaylı yollarla Siyonist hareketin işine yarayan bir süreci başlattığını iddia ediyor. Hatta 1933’te Nazi Almanya’sı ile Siyonist hareket arasında imzalanan Haavara Anlaşması, bu karmaşık ilişkinin somut örneklerinden biri olarak gösteriliyor. Bu anlaşma sayesinde yaklaşık 60.000 Alman Yahudi’si, mallarının bir kısmını Almanya’da bırakarak Filistin’e göç etti. Hitler, bir yandan Yahudileri ülkeden uzaklaştırırken, Siyonist liderler de Filistin’de nüfus kazanıyordu. Peki bu, bir iş birliği miydi, yoksa tarihî tesadüflerin ürünü mü?
1948’de İsrail devletinin kuruluşuna giden yolda önemli bir meşruiyet zemini oluşturdu. Yani yaşanan büyük acı, başka bir politik hedefin zeminini besledi.
Bu noktada şu sorular hâlâ zihinlerde dönüp durur: Yahudi soykırımı, sadece Nazi ideolojisinin bir sonucu muydu, yoksa bazı uluslararası güçler, bu trajediyi “Yahudilerin vaat edilmiş topraklara dönmesi” yönünde bir ivmeye çevirmeyi mi hedefledi? Hitler’in Yahudilere karşı yürüttüğü kampanya, istemeden de olsa Siyonist hareketin hedeflerine mi hizmet etti? Bu sorular, komplo teorilerine meyletmeden de sorulabilir; çünkü tarih, sadece olanı değil, neden olduğunu da sorgulamakla anlam kazanır.
Elbette, Hitler’in Yahudilere yönelik politikalarını “Filistin’e yönlendirme” amacıyla açıklamak, Yahudi soykırımının vahşetini gölgelememeli. Ancak bu tarihsel süreçte uluslararası dengeleri, politik hesapları ve ideolojik çatışmaları göz ardı etmek de doğru değil.
Bugün Filistin topraklarında süren acıların kökenine inmek isteyenler için bu dönem, yalnızca bir tarih sayfası değil, aynı zamanda bir ders niteliği taşıyor. Belki de o günlerde atılan adımlar, bugün Ortadoğu’nun kalbinde hâlâ süren çatışmaların tohumlarını çoktan serpmişti.
Benim yıllardır kafamın içinde oluşan bu soruyu kısa araştırmam sonucu köşe yazısına dönüştürmeye çalıştım umarım nokta kadar bir ışık vermişimdir. Saygılarımla