DEVLETİN GÖREVİ: VATANDAŞIN RUH SAĞLIĞINI,BÜTÇESİNİ VE GELECEĞİNİ KORUMAKTIR. 

Bir toplumun gücü yalnızca ekonomisiyle ölçülmez. Asıl güç, vatandaşının ne kadar huzurlu, güvende ve umutlu yaşadığıyla ölçülür.

Bugün ruh sağlığını konuşurken sadece hastaneleri, ilaçları veya teşhisleri konuşmak yeterli değildir. İnsanların neden bu kadar yorulduğunu, neden tükenmişlik yaşadığını, neden gelecek kaygısı taşıdığını da konuşmak gerekir.

Daha da önemlisi, ruhsal bir zorluk yaşayan insanları damgalamamak gerekir.
Bir insanın aldığı bir teşhis, onun karakteri değildir. Onun ahlakı değildir. Onun anne, baba, eş veya çalışan olarak değerini belirlemez.

Ancak ne yazık ki toplumda bazen insanlar aldıkları tanılar nedeniyle yargılanabilmekte, iş hayatında önyargılarla karşılaşabilmekte, hatta evlilik süreçlerinde bile etiketlenebilmektedir.
Asıl sorgulamamız gereken nokta şudur:

İnsanları iyileştirmeye mi çalışıyoruz, yoksa onları bir etiketin içine hapsediyor muyuz?

Ruh sağlığı politikalarının amacı yalnızca hastalık ortaya çıktığında müdahale etmek olmamalıdır. Amaç; vatandaşın ruhsal olarak tükenmesini önlemek, aileyi desteklemek, çalışma hayatını insan onuruna uygun hale getirmek ve çocuklara daha güvenli bir gelecek bırakmak olmalıdır.
Çünkü sağlıklı nesiller, yalnızca tedavi edilen toplumlarda değil; korunabilen toplumlarda yetişir.

Bugün belki de sormamız gereken soru şudur:
İnsanlar neden bu kadar yoruluyor?
Bu sorunun cevabını bulmadan, yalnızca sonuçlarla mücadele etmek yeterli olmayacaktır.


Dipnot: Toplumun Ruh Sağlığı Bir Güvenlik Meselesidir
Yorulan insan yalnızca kendisi yorulmaz.
Sürekli geçim kaygısı yaşayan, gelecek endişesi taşıyan, dinlenemeyen, kendisine ve ailesine yeterli zaman ayıramayan insanlar zamanla tahammül sınırlarını kaybedebilir. Bu durum önce aile içinde, sonra iş hayatında, sonra da toplumun genelinde hissedilmeye başlar.
Gerginlik bulaşıcıdır.
Bir kadını ya da bir erkeği sadece gösterdiği tepkiye bakarak değerlendirmek ne kadar doğrudur?

Düşünün; çocukluk travmaları yaşamış bir insan, kendi çocuklarına aynı acıları yaşatmamak için büyük bir mücadele veriyor. Sabahın erken saatlerinden gece geç saatlere kadar çalışıyor. Çocuklarını okula götürüyor, okuldan alıyor, evin düzenini sağlıyor, eşine destek oluyor. Arada bir evlat acısı yaşıyor, sağlık sorunlarıyla mücadele ediyor ve buna rağmen ayakta kalmaya çalışıyor.
Bir gün yüzü gülmüyorsa, sabrı azalmışsa, en küçük söze kırılıyor ya da öfkeleniyorsa, hemen şu soruyu sormak gerekir:
Bu insan neden böyle oldu?
Çünkü ruh sağlığı yalnızca bireyin taşıdığı bir sorumluluk değildir. 

Ekonomik şartlar, çalışma hayatı, aile yükü, sosyal destek sistemleri ve yaşamın getirdiği zorluklar da insanın ruhsal durumunu doğrudan etkiler.

Bir toplumda anne ve babalar çocuklarına ayıracak zaman bulamıyorsa, insanlar geçim kaygısıyla tükenmişlik yaşıyorsa, gençler geleceğe umutla bakamıyorsa, ruh sağlığını yalnızca bireysel bir sorun olarak görmek eksik kalacaktır.

Belki de bazen tedavi edilmesi gereken yalnızca insan değil, insanı bu kadar yoran şartlardır.

Vatandaşından sürekli güçlü olmasını bekleyen bir sistem, onun yükünü hafifletmeyi de düşünmelidir. 

Çünkü ruh sağlığı sadece hastanelerde değil; evlerde, işyerlerinde, okullarda ve sosyal yaşamın içinde korunur.

Bir insanın yaşadığı öfke, kırgınlık ve umutsuzluk çoğu zaman çevresine de yansır. Böylece toplumsal huzur yavaş yavaş aşınmaya başlar.
Bu nedenle ruh sağlığı yalnızca bireysel bir konu değildir. Aynı zamanda aileyi, eğitimi, ekonomiyi, çalışma hayatını ve toplumsal güvenliği ilgilendiren bir konudur.
Nasıl ki bir aile, çocuğunun ciddi bir sorun yaşadığını gördüğünde vakit kaybetmeden çözüm arıyorsa; devletler de toplumun artan yorgunluğunu, tükenmişliğini ve umutsuzluğunu görmezden gelemez.
Sorun büyüdükten sonra sonuçlarıyla mücadele etmek yerine, insanları bu noktaya getiren sebepleri araştırmak ve önleyici politikalar geliştirmek daha doğru bir yaklaşımdır.
Çünkü güçlü toplumlar yalnızca ekonomik olarak değil, ruhsal olarak da ayakta kalabilen toplumlardır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, insanları etiketlemek değil; onları dinlemek, anlamak ve yeniden umut üretebilecekleri şartları oluşturmaktır.

"İnsanları yalnızca tedavi etmek yetmez; onları bu noktaya getiren şartları da iyileştirmek gerekir.""

Bir insanı tedavi etmeye çalışırken, onu bu noktaya getiren şartları ne kadar konuşuyoruz?"

BÜYÜK SORU ŞUDUR:

İnsanları iyileştirmeye odaklanan bir sistem mi kuruyoruz, yoksa onları sürekli tedaviye ihtiyaç duyan bireyler haline getiren şartları görmezden mi geliyoruz?