SON OYUNCAĞINIZ BU NESİL Mİ KALDI?
Bir Emekliyi Kaybetmek, Bir Kütüphaneyi Kaybetmektir.
– II
Bir önceki yazımda emeklileri yok saymanın, bir kütüphaneyi yok saymak olduğunu yazmıştım.
Bugün o kütüphanenin raflarına biraz daha yakından bakalım.
Çünkü mesele yalnızca emeklinin eline geçen para değildir.
Mesele, o paranın zamanında verilmemesiyle birlikte satın alma gücünün de elinden alınmasıdır.
35 gün gecikmeli olarak ödenen 3.552 TL'nin bugün hesabımıza yatırılmış olması, 35 gün önceki 3.552 TL'nin ekonomik değerini geri getiriyor mu?
Getirmiyor...
Çünkü o 35 gün içerisinde raflardaki fiyatlar değişti.
Akaryakıt değişti.
Gıda değişti.
Kira değişti.
Ulaşım değişti.
Hayatın neredeyse bütün kalemleri değişti.
35 gün önce elimize geçmesi gereken para bugün elimize geçtiğinde, paramızın bir bölümü zaten erimiş oluyor.
Peki soruyorum:
Aradaki farkı kim karşılayacak?
Alacaklı olduğunuzda borca faiz, gecikme bedeli ve çeşitli güncelleme yöntemleri uygulanabiliyorsa; emeklinin zamanında ödenmeyen parasının uğradığı değer kaybı neden hiç konuşulmuyor?
Biz emekliler olarak, borcumuz olduğunda bizden talep edilen hesaplamaların aynısını değilse bile, en azından gecikme nedeniyle uğradığımız gerçek ekonomik kaybın dikkate alınmasını istiyoruz.
Bir lira bile olsa…
Beş lira bile olsa…
Çünkü mesele miktar değil.
Mesele hakkın kendisidir.
Bir başka noktaya daha dikkat çekmek istiyorum.
Avrupa'da karavan, çoğu zaman emeklilikten sonra hayatın tadını çıkarmanın, seyahat etmenin ve özgürlüğün bir aracı olarak görülüyor.
Türkiye'de ise bazı kadınlar karavanı veya bir aracı, hayatlarını sürdürebilmek ve başlarını sokabilecekleri bir yer oluşturabilmek için kullanmak zorunda kalıyor.
DAHA DOĞRUSU ZORUNDA, BIRAKILDILAR.
Aradaki uçurumu lütfen görelim.
Her karavanı gördüğünüzde:
"Ne güzel, ne zengin insanlar!"
diye bakmayın.
O karavanın içinde belki de evini kaybetmiş bir kiracı vardır.
Belki kirasını ödeyemediği için evinden çıkmak zorunda kalan bir kadın vardır.
Belki yıllarca çalışmış, emekli olmuş ama artık barınabileceği güvenli bir evi olmayan bir insan vardır.
Belki bir aile, çaresizlikten dört tekerleğin üzerine sığınmıştır.
Aynı karavan, bir ülkede özgürlüğün sembolüyken başka bir ülkede çaresizliğin son durağı haline gelebiliyorsa, burada durup düşünmemiz gerekir.
Peki bundan sonra ne olacak?
İnsanları evlerinden çıkarıp, güvenli barınma imkânı sunmadan yaşamaya zorladığınızda sıradaki adım nedir?
Karavanlar yetmezse…
Parklar mı?
Banklar mı?
Kağıttan evler mi?
Yoksa bir gün, yıllarca bu ülkeye emek vermiş insanların park köşelerinde kendilerine bir yaşam alanı kurmaya çalışmasını mı izleyeceğiz?
Bir toplumun emeklisini bu noktaya getirmemesi gerekir.
Çünkü öfke biriktiren, çaresizlik yaşayan, kendisini görünmez hisseden insanların sayısı arttıkça toplumun huzuru da bundan zarar görür.
Bu nedenle sözümüz tehdit değildir.
Tam tersine, bir toplumsal uyarıdır.
Sorunları büyümeden görmek, insanları çaresiz bırakmadan çözüm üretmek zorundayız.
Çünkü bugün emeklinin yaşadığı ekonomik kayıp yarın başka bir ailenin, başka bir kadının, başka bir çocuğun hayatına dokunacaktır.
Ve şimdi yetkililere açıkça soruyorum:
35 gün boyunca geciken ödemelerin oluşturduğu satın alma gücü kaybını karşılamayı düşünüyor musunuz?
Emeklinin parasının zamanında ödenmemesi nedeniyle uğradığı ekonomik zararı hesaplayacak mısınız?
Alacaklı olduğunuzda uygulanan faiz, gecikme ve güncelleme mekanizmalarının karşısında, emeklinin gecikmiş alacağı için hangi hukuki ve ekonomik koruma mekanizmasını öngörüyorsunuz?
Biz bunu bilmek istiyoruz.
Çünkü emekli sadaka istemiyor.
Hakkını istiyor.
Ve bu konu artık yalnızca bir kişinin meselesi değildir.
Gecikmiş ödemeler, satın alma gücü kaybı ve emeklilerin ekonomik hakları konusunda gerekli hukuki ve idari başvuruların yapılması için ben de üzerime düşeni yapacağım.
Gerekirse;
Cumhuriyet Başsavcılığı'na ve ilgili diğer mercilere başvurularımızı yapacağız.
Ben bütün emeklileri de, haklarını belgeleriyle takip etmeye, yasal yollarla sormaya ve birbirlerinden haberdar olmaya davet ediyorum.
Çünkü susmak, hakkımızdan vazgeçmek değildir belki…
Ama hakkımızı sormazsak, kimse bizim yerimize sormayabilir.
Ve unutmayalım:
Bir emekliyi yok saymak, bir kütüphaneyi yok saymaktır.
Bir çocuğu korumamak geleceği yok saymaktır.
Haycanları korumamak sağlığımızı kırumamaktır.
Bir kadını güvende hissettirmemek toplumu zayıflatmaktır.
Ve bütün bunların sonunda karşımızda şu soru kalır:
Son oyuncaklarınız bu nesil mi kaldı?
Çocuklarımızın geleceği mi?
Emeklilerimiz mi?
Kadınlarımız mı?
Geleceğimiz mi ?
Bizlere emanet haycanlarımız mı?
İnsan hayatı bir oyuncak değildir.
Ve bu ülkenin insanları da bir gün kullanılacak, sonra kenara bırakılacak bir nesne değildir.
Hiçbir şeyi görmezden gelecek kadar uzak değiliz hayata.
Yetkililerin artık ellerini başlarının arasına alıp bu tabloyu yeniden ve yeniden düşünmeleri gerekmiyor mu?
Herkes her hesabı yapamayabilir.
Ama kamu adına karar verenlerin hesap yapması gerekir.
Çünkü o makamlar bunun için vardır.
Eğer en temel ekonomik hesabı, bir ailenin nasıl geçineceğini, bir emeklinin nasıl barınacağını, bir annenin çocuğunun ihtiyacını nasıl karşılayacağını hesaplayamıyorsanız; o zaman o makamların sorumluluğunu yeniden değerlendirmek gerekir.
Çünkü biz görüyoruz.
Halk görüyor.
Vatandaş görüyor.
Emekli görüyor.
Anne görüyor.
Baba görüyor.
Çocuklar bile görüyor.
KARAVANIN İKİ AYRI HİKÂYESİ
Türkiye'de elbette karavanıyla hafta sonu tatiline çıkan, seyahat eden, bunu bir yaşam biçimi ve özgürlük olarak gören insanlar da var. Buna kimsenin itirazı yok.
Ancak son yıllarda karavanların bir başka hikâyesi daha oluşuyor.
Evi olmadığı için karavana sığınan insanların hikâyesi…
Kirasını ödeyemediği için evinden çıkan kadınların…
Barınacak güvenli bir yer bulamadığı için aracını yaşam alanına dönüştüren emeklilerin…
Çaresizlikten dört tekerleğin üzerine bir hayat kurmaya çalışan ailelerin hikâyesi…
İşte burada karavan artık bir tatil aracı olmaktan çıkıyor.
Bir ev oluyor.
Bir yatak oluyor.
Bir mutfak oluyor.
Bir insanın "başımı sokacak bir yerim olsun" dediği son güvenli alan oluyor.
O halde devletin karşısında çok basit bir soru duruyor:
Bu insanlara, şehir içerisinde dahi olsa, araçlarıyla birlikte güvenli ve insanca yaşayabilecekleri alanlar gösteriliyor mu?
Eğer gösterilmiyorsa…
Eğer kapılar birer birer kapanıyor, insanlar araçlarından çıkarılıyor, ancak yerine güvenli bir barınma alternatifi de sunulmuyorsa…
Burada yalnızca bir karavan meselesinden söz edemeyiz.
Burada çok daha büyük bir toplumsal mesaj ortaya çıkar.
Çünkü bir insanın evini kaybetmesi zaten büyük bir ekonomik ve sosyal travmadır.
O insanın son sığınağının da elinden alınması ise bambaşka bir çaresizlik yaratır.
Devletin görevi yalnızca "Burada kalamazsın." demek olmamalıdır.
Asıl soru şudur:
"Burada kalamazsan, nerede güven içinde yaşayacaksın?"
İşte devletin sosyal devlet olma sorumluluğu tam da burada başlar.
Karavanıyla tatil yapan insanla karavanında yaşamak zorunda kalan insanı birbirinden ayırmak zorundayız.
Birincisi bir tercihtir.
Diğeri çoğu zaman bir mecburiyettir.
Bu ikisini aynı kefeye koymak, yaşanan ekonomik ve sosyal gerçekliği görmemektir.
Ve eğer bir ülkede emekli, kadın veya aile; başını sokacak bir ev bulamadığı için aracını eve dönüştürmek zorunda kalıyorsa, o ülkenin artık karavanların sayısını değil, neden çoğaldığını konuşması gerekir.
Çünkü bazen bir karavanın dört tekerleğinin altında bir tatil değil…
BİR iNSANIN ÇARESİZLİĞİ VARDIR.