KAYBOLAN EVRAKLAR DEĞİL, KAYBOLAN GÜVEN.
Bir vatandaş olarak son yıllarda en çok dikkatimi çeken şey, işlerin yavaş yürümesi değil; insanların dinlenmediğini hissetmesidir.
Bir kuruma gidiyorsunuz. Evrak veriyorsunuz. Süreç hakkında bilgi almak istiyorsunuz. Bir hafta sonra tekrar gidiyorsunuz. Bu kez başka biriyle görüşüyorsunuz. Konuyu en baştan anlatmanız gerekiyor. Bir sonraki gidişinizde yine başka biri karşınıza çıkıyor.
Dosya aynı dosya, sorun aynı sorun, vatandaş aynı vatandaş.
Fakat süreç her defasında sıfırdan başlıyor.
Çözüm üretmek yerine tekrar anlatmak zorunda kalıyorsunuz.
Bir süre sonra insan şunu düşünmeye başlıyor:
"Ben mi yanlış anlatıyorum?"
Oysa sorun çoğu zaman anlatamamak değil, sistemin vatandaşın anlattığını takip edememesidir.
Bugün birçok insanın ortak şikâyeti, işlemlerin uzaması kadar belirsizliktir. Hangi evrakın eksik olduğu net değildir. Kimin ne söylediği net değildir. Bir önceki görüşmede verilen bilgi ile sonraki görüşmede verilen bilgi birbirini tutmayabilir.
Vatandaşın kaybettiği sadece zaman değildir.
İş gücü kaybı yaşar. Ulaşım masrafı yapar. İzin almak zorunda kalır. Bazen yasal süreleri kaçırır. Bazen de hakkını aramaktan vazgeçer.
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Bir toplumda insanlar hak aramaktan vazgeçmeye başladığında kaybedilen şey yalnızca bir dava ya da bir evrak değildir. Kaybedilen şey güven duygusudur.
Bugün sokakta sıkça duyduğumuz "Boşuna uğraşma", "Hiçbir şey değişmez", "Kendini yorma" cümleleri aslında bireysel değil, toplumsal bir yorgunluğun ifadesidir.
Elbette görevini özveriyle yapan, vatandaşın sorununu kendi sorunu gibi gören çok değerli kamu çalışanları vardır.
Bu yazı onları hedef almamaktadır. Tam tersine, sistemin yükünü çoğu zaman onlar taşımaktadır.
Ancak vatandaşın beklediği şey çok basittir:
Dinlenmek. Bilgilendirilmek. Aynı konuyu defalarca anlatmak zorunda kalmamak. Ve en önemlisi, insan yerine konulmak.
Çünkü vatandaşın karşısındaki kişi sadece bir dosya numarası değildir.
Her dosyanın arkasında bir hayat vardır. Her evrakın arkasında bir emek vardır. Her bekleyişin arkasında bir insan psikolojisi vardır.
Sorulması gereken soru artık şudur:
İnsanları daha ne kadar yorarak yönetebileceğinizi düşünüyoruz?
Çünkü kaybolan evraklar yeniden bulunabilir.
Ama kaybolan güvenin geri kazanılması çok daha uzun sürer.Bir başka önemli konu da vatandaşın kendi işini takip etmesidir.
Elbette herkes her hukuki veya idari süreci tek başına yürütmek zorunda değildir. Ancak kişi kendi dosyasının, kendi evrakının ve kendi haklarının temel aşamalarını bilmelidir.
Çünkü süreçlere ne kadar hâkim olursanız, yaşanan aksaklıkları da o kadar net görebilirsiniz.
Birçok insan vekil tayin ettiğinde veya işi tamamen başkasına bıraktığında, yaşanan gecikmelerin ve hataların farkına çok geç varabilmektedir.
Oysa vatandaşın kendi dosyasına vakıf olması hem zaman kaybını azaltır hem de hak kayıplarının önüne geçebilir.
Diğer taraftan kamu hizmeti, zamanı doğru kullanmayı da gerektirir.
Bir vatandaşın dakikalarca, bazen saatlerce beklediği bir ortamda her gecikme sadece birkaç dakikalık bir gecikme değildir. O birkaç dakika, sıradaki birçok insanın bekleme süresine eklenmektedir.
Vatandaş beklerken geçen her gereksiz gecikme; bir işçinin mesaisinden, bir öğrencinin eğitiminden, bir hastanın tedavisinden, bir emeklinin kalan zamanından çalmaktadır.
Bu nedenle mesele sadece verimlilik değil, aynı zamanda sorumluluktur.
Çünkü kamu hizmetinde zaman yalnızca çalışanların değil, vatandaşın da zamanıdır.
Atalarımızın dediği gibi:
"Balık baştan kokarsa, kuyruk da ona göre sallanır."
Eğer bir kurumda disiplin, denetim ve sorumluluk duygusu güçlü ise bu aşağıya kadar yansır. Eğer bunlar zayıflarsa, vatandaşın devlete olan güveni de aynı ölçüde zedelenir.
Bugün yeniden sormamız gereken soru şudur:
Kurumlarımız vatandaşın işini kolaylaştırmak için mi var, yoksa vatandaşın sabrını sınamak için mi?
BU DÜZENİN İÇİNDE YENİ İŞE BAŞLAYANLARA ÖĞRETECEK BİLGİNİZ NEREYE KADAR VAR? MİSAFİR AĞIRLAMAKTAN VAKİT BULABİLECEKMİSİNİZ?