ÇOCUKLARIMIZI KİMLERE EMANET EDİYORUZ?
Mesele öğretmenin kıyafeti değil; o kıyafetin içindeki insan...
Son günlerde öğretmenlerin kıyafetleri konuşuluyor.
Ne giyecekler, nasıl görünecekler, okulda nasıl bir görüntü oluşturacaklar?
Ben ise bu tartışmanın biraz daha gerisine bakmak istiyorum.
Çünkü asıl sorumuz şu olmalı:
Çocuklarımızı kime emanet ediyoruz?
Öğretmenlik, yalnızca bir diploma alıp sınıfa girerek ders anlatmak değildir. Öğretmen, özellikle anne ve babanın çalışmak zorunda olduğu bir düzende, çocuğun hayatında aileden sonra en fazla zaman geçiren yetişkinlerden biridir.
Eskiden çalışan anneler çocuklarını öğretmenlerine emanet ederken öğretmene farklı bir güven duyardı. Öğretmen, çoğu zaman ikinci anne olarak görülürdü.
Çocuğa yalnızca harfleri, sayıları, dersleri öğretmezdi.
Selam vermeyi, büyüklerine saygıyı, arkadaşına nezaket göstermeyi, paylaşmayı, dinlemeyi, gerektiğinde özür dilemeyi öğretirdi.
Toprağa dokundururdu.
Doğayı sevdirirdi.
Bir hayvana merhamet etmeyi öğretirdi.
Bugün ise çocuklarımızın önemli bir bölümü ekranların, elektronik oyuncakların ve yapay dünyaların içerisinde büyüyor. Suni çimlerin üzerinde oynuyor, önlerine oyuncaklar konuluyor; şansı varsa yabancı dil öğreniyor.
Ama bazen en temel eğitimden eksik kalıyor:
Sevgiden, şefkatten, sabırdan, sınırdan ve gerçek hayattan.
Çalışan anne ve babaların çocuklarına yeterince zaman ayıramadığı bir düzende öğretmenin sorumluluğu daha da büyüyor.
O zaman şu soruyu sormamız gerekiyor:
Öğretmenliği gerçekten çocuklarla çalışmak isteyen insanlar mı seçiyor, yoksa yalnızca güvenli bir iş ve devlet memurluğu olarak görenler mi?
Elbette bütün öğretmenleri aynı kefeye koyamayız.
Mesleğini yüreğiyle yapan, öğrencisinin başarısıyla sevinen, bir çocuğun hayatına dokunmayı gerçekten önemseyen öğretmenlerimizin hakkını teslim etmek gerekir.
Fakat sistemin kendisine de cesaretle bakmak zorundayız.
Çünkü öğretmenlik yalnızca maaş, tatil, çalışma saatleri ve iş güvencesinden ibaret değildir.
Bir öğretmen, bir çocuğun geleceğine dokunur.
Ve bazen bir öğretmenin söylediği tek bir cümle, çocuğun hayatında yıllarca iz bırakır.
Ben buna yıllar içinde tanık olduğum olaylarla şahit oldum.
Yıllar önce tanık olduğum bir olayda, öğrencileri hakkında velilerden çeşitli şikâyetler gelen bir öğretmen, bu şikâyetlere karşı oldukça sert bir tavır ortaya koymuş ve şu anlamdaki sözleri söylemişti:
“Ben hepsini geçiririm. Hak etseler de geçiririm, hak etmeseler de. Üniversite sınavına gelince duvara toslarlar.”
Bu sözleri duyduğumda yıllar boyunca unutamadım.
Çünkü öğretmenin görevi öğrencinin önüne duvar örmek değil, onun önündeki duvarları aşmasına yardım etmektir.
Aradan yaklaşık otuz yıl geçti.
Yakın zamanda tanıştığım son derece naif ve kibar bir öğretmen hanımefendi bana yaşadığı bir olayı anlattı.
Resim dersinde bir öğrencisine, yaptığı resmin çok güzel olduğunu, fakat daha iyisini de yapabileceğini söyleyerek onu teşvik etmek istemiş.
Çocuk bunu farklı anlamış.
Eve gidip ağlamış.
Anne okula gelmiş ve öğretmeni şikâyet etmiş.
Öğretmenin çocuğunun gururunu kırdığı, ona böyle konuşamayacağı söylenmiş.
Öğretmen uyarılmış.
Ve yıllar sonra o öğretmenin geldiği nokta beni çok üzdü:
“Bundan sonra bana ne.”
Düşünebiliyor musunuz?
Aradan yaklaşık otuz yıl geçmiş.
İki farklı dönem.
İki farklı öğretmen.
Ama sistemin ürettiği sonuç aynı:
Öğretmen, öğrencisi için mücadele etmekten vazgeçiyor.
Çünkü bir taraf “Ben hepsini geçiririm” diyor.
Diğer taraf ise “Bundan sonra bana ne” noktasına geliyor.
İşte benim asıl korktuğum yer burası.
Çocuğu korumak elbette hepimizin görevidir.
Hiçbir öğretmenin çocuğu aşağılamaya, korkutmaya veya şiddet uygulamaya hakkı yoktur.
Ama öğretmenin yanlış yapan çocuğu uyarması, gerektiğinde ses tonunu değiştirmesi, sınır koyması ve “Bu davranış doğru değil” diyebilmesi de eğitimdir.
Anne uyarır.
Baba uyarır.
Dede uyarır.
Nine uyarır.
Öğretmen uyarır.
Çünkü çocuk sınırları da öğrenerek büyür.
Bugün iki çocuk kavga ettiğinde ise çoğu zaman ilk soru “Benim çocuğuma ne yaptınız?” oluyor.
Oysa önce şunu da sorabilmeliyiz:
“Benim çocuğum ne yaptı?”
Ne yaşadı?
Neden böyle davrandı?
Okulda ne oldu?
Evde ne oluyor?
Arkadaş çevresinde ne yaşıyor?
Öğretmen neden müdahale etmek zorunda kaldı?
Elbette gerektiğinde pedagog ve psikolog desteği alınmalıdır. Fakat çocuğu hemen bir uzmana yönlendirip bütün sorumluluğu uzmanlara bırakmak yerine, aileyi, okulu ve çocuğun içinde bulunduğu çevreyi birlikte değerlendirmeyi öğrenmeliyiz.
Çünkü çocuk tek başına büyümüyor.
Aile büyütüyor.
Okul büyütüyor.
Toplum büyütüyor.
Ve bunun bir başka tarafı daha var.
Bir süre önce özel bir kolejde okuyan birkaç lise öğrencisine rastladım. Konuşmalarındaki ağır küfürlerden rahatsız oldum. Onları bu ortamdan uzaklaştırmak için basit bir matematik sorusu sordum:
“15 tane 50 lira kaç lira eder?”
Birbirlerinin yüzüne baktılar.
Üstelik iyi imkânlara sahip bir okulda eğitim görüyorlardı.
Sonra içlerinden biri eğitim hayatına bakışını özetleyen bir anlayış ortaya koydu:
“Babam parasını veriyor. Diplomayı alacağız. İstediğimiz bölüme geçeceğiz.”
İşte burada insan gerçekten durup düşünmek zorunda kalıyor.
Biz çocuklarımıza ne öğretiyoruz?
Diplomayı mı?
Yoksa hayatı mı?
Başarıyı mı?
Yoksa sorumluluğu mu?
Bütün bunların yanında ekonomik şartları da görmezden gelemeyiz.
Bugün anne geçim derdinde.
Baba geçim derdinde.
Öğretmen geçim derdinde.
Emekli geçim derdinde.
Dede ve nine geçim derdinde.
Herkesin omzunda ekonomik bir yük var.
İnsan sürekli ekonomik kaygı yaşadığında ruhen yoruluyor.
Yorulan anne çocuğuna ayıracağı sabrı kaybedebiliyor.
Yorulan öğretmen sınıfa aynı enerjiyle giremeyebiliyor.
Yorulan büyükler torunlarına ayıracakları zamanı bile kaygıyla geçiriyor.
O nedenle çocuklarımızı korumak istiyorsak yalnızca okulları değil, insanın hayatını da düzeltmek zorundayız.
Çalışan annelerin çocuklarıyla daha fazla zaman geçirebileceği, ekonomik güvenceyi kaybetmeden çalışma saatlerinin çocukların yaşına ve ihtiyaçlarına göre düzenlenebileceği bir sistem kurmak zorundayız.
Öğretmenliği gerçekten isteyen, çocuklarla çalışmayı seven, mesleğinin sorumluluğunu taşıyabilecek insanların bu mesleğe yönelmesini sağlamalıyız.
Ve öğretmenlerin yanı sıra toplum açısından kritik görevler üstlenen mesleklerde de insanların mesleki yeterliliklerinin, etik anlayışlarının, psikolojik dayanıklılıklarının ve görevlerinin gerektirdiği sorumluluğu taşıyıp taşıyamadıklarının ciddi ve bilimsel ölçütlerle değerlendirilmesi gerekiyor.
İnsanları ailelerinin geçmişi üzerinden fişlemek değil; kişinin kendisini, mesleki yeterliliğini ve görevine uygunluğunu doğru değerlendirmek zorundayız.
Şimdi yeniden öğretmenlerin kıyafetine gelelim.
Evet, ben okul içerisinde öğretmenin mesleki kimliğini belli eden, sade, düzenli ve ortak bir kıyafet anlayışının doğru olduğunu düşünüyorum.
Bu, öğretmenin özel hayatına müdahale etmek değildir.
Öğretmen okuldan çıktığında nasıl yaşar, nasıl giyinir, nereye gider; bunlar onun özel hayatıdır.
Ama okul başka bir yerdir.
Okulda çocuk vardır.
Okulda güven vardır.
Okulda temsil vardır.
Okulda sorumluluk vardır.
Öğretmenin kimliğinin belli olması, yaka kartı taşıması ve okul ortamında mesleğine uygun bir görünüm sergilemesi yalnızca estetik değil, aynı zamanda mesleki ciddiyet ve güvenlik meselesidir.
Fakat tekrar söylüyorum:
Meselemiz öğretmenin eteğinin boyu değildir.
Meselemiz, o kıyafetin içindeki insandır.
Çocuğumuza nasıl davranıyor?
Şefkati var mı?
Sabır gösterebiliyor mu?
Adil davranabiliyor mu?
Sınır koyabiliyor mu?
Mesleğini gerçekten istiyor mu?
Çocuğun hayatına bir şey katmak için sınıfa giriyor mu?
İşte asıl mesele budur.
Bugün makam sahibi olanlara da buradan sesleniyorum:
Girdiğiniz makamların verdiği güçle değil, ülkenizin insanının yaşadığı hayatla ilgilenin.
Çalışan anneyi görün.
Çocuğuna yetemediğini düşünüp vicdan azabı çeken babayı görün.
Geçim sıkıntısı yaşayan öğretmeni görün.
Emekliyi görün.
Torununa ayıracak zamanı ve huzuru kalmayan büyükanne ve büyükbabayı görün.
Ve en önemlisi...
Çocuklarımızı görün.
Artık görün.
Allah aşkına, görün artık.
Çünkü biz çocuklarımızı yalnızca okula göndermiyoruz.
Onları geleceğe emanet ediyoruz.
Ve yarının nasıl bir ülke olacağını, bugün onlara ne verdiğimiz belirleyecek.
Mesele kıyafet değil.
Mesele eğitim.
Mesele güven.
Mesele sevgi.
Mesele sınır.
Ve en önemlisi:
ÇOCUKLARIMIZI KİME EMANET EDİYORUZ?