SİZ KİMİ KANDIRIYORSUNUZ?
Koruma adı altında insanları hayattan koparmak mı? Yoksa gerçekten korumak mı?
Bazen insanın zihninde küçücük bir cümle kocaman bir soruya dönüşür.
Dün yaşlı bakım evine gönüllü olarak, belli günlerde çalışmak istediğimi söyledim.
Bana çarşamba günleri bahçede kısa süreli görüş yapılabildiği söylendi.
Ardından bir çalışan beni uyardı:
“Dikkatli olun, tehlikeli ve saldırgan olabilirler.”
Açıkçası anlam veremedim.
Ben oraya bir yaşlıya zarar vermeye değil, belki birkaç saatini güzelleştirmeye, sohbet etmeye, yalnızlığını paylaşmaya gitmek istiyordum.
Birkaç hafta önce çocukların kaldığı bir kurumla ilgili yaşadığım başka bir olay da aklıma geldi. Orada da bazı eşyaların az kullanılmış olsa bile kabul edilmediğini, ziyaretlerin yalnızca bahçede yapılabildiğini öğrendim. Gerekçe ise hastalık bulaşma ihtimaliydi.
Elbette güvenlik önemlidir.
Elbette hijyen önemlidir.
Elbette çocuklarımızı, yaşlılarımızı ve engelli
Elbette hayvanlar önemlidir.
Biz bireyleri korumak hepimizin sorumluluğudur.
Ama insan ister istemez soruyor:
Koruma adına insanları hayattan ne kadar uzaklaştırabiliriz?
Bir insan sadece hastalıktan korunarak yaşamaz.
İnsan konuşarak, gülerek, sevilerek, hatırlanarak ve başka insanların hayatına dokunarak yaşar.
Peki madem hastalık bulaşmasından bu kadar korkuyoruz, gelin aynı hassasiyeti hastanelerde de konuşalım.
HASTALIKTAN KORUNUYORSAK, ENFEKSİYONLAR NEDEN HÂLÂ BU KADAR ÖNEMLİ BİR SORUN?
Son yıllarda hastanelerde, diş hastanelerinde ve bazı sağlık kuruluşlarında gözlemlediğim bazı uygulamalar var.
Hastane çalışanlarının hastanede kullanılması gereken üniformalarla dışarıdan işe geldiklerini görüyorum.
Dışarı çıkılıyor, sigara içiliyor, sonra tekrar hastane ortamına dönülüyor.
Çantalar dışarıda farklı yerlere bırakılıyor, ardından yeniden hastane ortamına taşınıyor.
Burada çok önemli bir şeyi özellikle belirtmek istiyorum:
Ben tanık olmadığım hiçbir şeyi yazmıyorum.
Bu yazıda anlattığım olaylar benim bizzat gördüğüm veya yaşadığım örneklerdir.
Hiç kimseyi toptan suçlamıyorum.
Ama gördüğüm bir uygulamayı sorgulamak benim vatandaşlık hakkımdır.
Çünkü bir tarafta “Hastalık bulaşabilir” denilerek yaşlılara, çocuklara ve engelli bireylere ziyaret sınırlaması getiriliyor.
Diğer tarafta hastane ortamındaki hijyen uygulamalarını sorgulamak zorunda kalıyoruz.
O zaman sormaz mıyız?
Bu kadar sıkı ziyaret kısıtlamalarının uygulandığı hastanelerde enfeksiyonların kaynağı ve önlenmesi yeterince sorgulanıyor mu?
Hastalar neden enfeksiyonlardan bu kadar korkuyor?
Enfeksiyonların nedenleri elbette çok çeşitli olabilir.
Ama hastane ortamındaki hijyen, enfeksiyon kontrolü ve çalışanların dış ortamla hastane ortamı arasındaki geçişleri de aynı ciddiyetle ele alınmamalı mı?
BİR HASTA SADECE BİR DOSYA DEĞİLDİR
Şimdi size bizzat tanık olduğum bir olayı anlatmak istiyorum.
Özel bir hastanede, kritik bir beyin anjiyosu geçirmiş bir hastanın yaşadığı olaya tanık oldum.
Hasta işlem sonrasında tuvalet ihtiyacını dile getiriyor.
Hemşireden yardım istiyor.
“Biraz idare edebilir misin, öğle yemeği molamı vereyim” şeklinde bir cevapla karşılaşıyor.
Hasta annesinin yanında.
Kendisini çok sıkışmış hissediyor, panikliyor.
Annesi yardım arıyor.
Doktoru bulmak kolay olmuyor.
Hemşireyi bulmak kolay olmuyor.
Ve sonunda çalışanların bir bölümünün merdivenlerde sigara içerken bulunduğuna tanık olunuyor.
Hasta uzun süre tuvalet ihtiyacını gidermek için yardım bekliyor.
Şimdi soruyorum:
Bir hastanın hayatının en kritik anlarından birinde, sağlık çalışanının önceliği nerede olmalıdır?
Bir insanın sağlık hizmeti aldığı yerde, “öğle yemeği”, “sigara molası” veya başka herhangi bir gerekçe, kritik durumdaki bir hastanın önüne geçebilir mi?
Ben bunu bir hikâyeden duymadım.
Ben tanık oldum.
İşte bu nedenle yazıyorum.
GÖRÜLMEK İSTENMEYEN NE VAR?
Bir hasta düşünün.
Yakınınız hastanede yatıyor.
Onu görmek istiyorsunuz.
Ama bazı kurumlarda ziyaretler öylesine sınırlandırılıyor ki insan ister istemez soruyor:
Neyi saklıyoruz?
Neyin görülmesini istemiyoruz?
Elbette hasta mahremiyeti korunmalıdır.
Elbette güvenlik tedbirleri alınmalıdır.
Ama güvenlik başka, insanları toplumdan tamamen koparmak başka bir şeydir.
Ziyaretçi kimliği alınabilir.
Gerekirse kimlik bilgileri kontrol edilebilir.
Ziyaret kayıt altına alınabilir.
Riskli kişiler için güvenlik önlemleri uygulanabilir.
Bugün otellerde kimlik bilgileri sisteme bildirilebiliyorsa, bakım kurumlarında da hem güvenliği hem insanî teması sağlayacak şeffaf bir sistem kurulabilir.
İstenirse yapılabilir.
Mesele belki de yapmak isteyip istememektir.
Çünkü cesareti olan insan şeffaflıktan korkmaz.
YAŞAMAK MI, SADECE HAYATTA TUTULMAK MI?
Bir yaşlı bakım evinde kalan insanın ihtiyacı yalnızca ilaç mıdır?
Bir çocuğun ihtiyacı sadece yatak ve yemek midir?
Bir engelli bireyin ihtiyacı yalnızca bakım mıdır?
Hayır.
Onların da insana ihtiyacı var.
Birinin yanına oturmasına…
Halini hatırını sormasına…
Birlikte gülmesine…
Belki bir fincan çay eşliğinde sohbet etmesine…
Kendisinin hâlâ bu dünyanın bir parçası olduğunu hissetmesine…
Çünkü insanı hayatta tutan yalnızca ilaç değildir.
Bazen bir insanın başka bir insan tarafından hatırlanması, en güçlü ilaçtır.
O zaman kendimize dürüstçe soralım:
Yaşlılarımızı, çocuklarımızı ve engelli bireylerimizi gerçekten koruyor muyuz?
Yoksa onları toplumdan uzaklaştırıp görünmez hale getirerek kendimizi mi rahatlatıyoruz?
Onları paralarıyla bir kuruma bırakıp “bakımları yapılıyor” diyerek görevimizi tamamlamış mı sayıyoruz?
Onların sadece daha uzun yaşamasını mı istiyoruz?
Yoksa daha iyi yaşamalarını mı?
Çünkü mesele yalnızca ölmemeleri değildir.
Mesele, yaşarken insan gibi yaşayabilmeleridir.
DENETİM GERÇEKTEN DENETİM Mİ?
Buradan başka bir soruya geçelim.
Devletten destek alan bakım kuruluşları…
Hayvan rehabilitasyon merkezleri…
Özel bakım hizmetleri…
Hayvan mamaları…
Hızlı teslimat sistemleri…
Bütün bu alanlarda yapılan denetimler gerçekten yeterli mi?
Örneğin hayvan mamaları…
Petshoplarda satılan kedi ve köpek mamalarının içeriğini vatandaş olarak gerçekten ne kadar biliyoruz?
Ürünler nerede üretiliyor?
İçeriği nedir?
Hangi maddeler kullanılıyor?
Denetimler gerçekten rastgele numunelerle mi yapılıyor?
Yüzlerce, binlerce ürünün bulunduğu bir depodan alınan numune gerçekten rastgele mi seçiliyor?
Yoksa denetlenecek ürünlerin önceden hazırlanmasına fırsat veren bir sistem mi var?
Vatandaş bunları bilmek istiyor.
Ben burada herhangi bir firmayı veya çalışanı suçlamıyorum.
Ben denetim istiyorum.
Aynı şeyi hızlı teslimat sektöründe kullanılan motosikletler ve taşıma çantaları için de soruyorum:
Bu çantaların hijyeni nasıl denetleniyor?
Gün boyunca kaç farklı ürün taşınıyor?
Ne sıklıkla temizleniyor?
Kim kontrol ediyor?
Hangi standartlara göre kontrol ediliyor?
Bunlar sorulmayacak sorular mı?
Trafikte kurallara uymayan sürücüye ceza kesmek elbette doğrudur.
Ama vatandaşın aklına şu soru da geliyor:
Görünen hataları cezalandırmak kolay da, görünmeyen alanları denetlemek neden bu kadar zor?
ARTIK UYANMALIYIZ
Ben bir kadın olarak, bir anne olarak, bir vatandaş olarak yıllardır bazı konularda gözlemlediklerimi dile getiriyorum.
Bazen bir şey insanın içine doğar.
Bazen bir ayrıntı dikkatini çeker.
Bazen bir olayın içinde bizzat bulunursun.
Ben bugün burada kimse hakkında hüküm vermiyorum.
Kimseyi suçlamıyorum.
Ben sadece soruyorum.
Ve vatandaşın soru sormaya hakkı vardır.
Vatandaşın denetim istemeye hakkı vardır.
Sayın yetkililer;
Çocuklarımız için…
Yaşlılarımız için…
Engelli bireylerimiz için…
Hastalarımız için…
Ve bizimle aynı dünyayı paylaşan bütün canlılar için…
Gerçek denetim istiyoruz.
Önceden haber verilen göstermelik denetimler değil.
Sadece dosya üzerinde yapılan kontroller değil.
Bağımsız, habersiz, rastgele ve sonuç doğuran denetimler istiyoruz.
Bir bakım kuruluşu denetleniyorsa sadece evrakına değil, insanların gerçekten nasıl yaşadığına bakılsın.
Bir hastane denetleniyorsa sadece tabelasına değil, hastanın yaşadığı sürece bakılsın.
Bir ürün denetleniyorsa gerçekten rastgele numune alınsın.
Bir taşıma sistemi denetleniyorsa yalnızca sürücünün trafik kuralına değil, taşıdığı ürünün güvenliğine ve hijyenine de bakılsın.
Çünkü mesele bir kişinin, bir kurumun veya bir şirketin meselesi değildir.
Mesele hepimizin hayatıdır.
Ben bir vatandaş olarak talep ediyorum:
Var mısınız?
Önceden haber vermeden…
Bağımsız ekiplerle…
Rastgele numunelerle…
Gerçek kayıtlarla…
Gerçek yaşam alanlarında…
Gerçek denetim yapmaya…
Var mısınız?
Çünkü artık sadece konuşmak yetmez.
Artık bakmalıyız.
Görmeliyiz.
Araştırmalıyız.
Sormalıyız.
Ve gerektiğinde hesap sormalıyız.
Çünkü susarsak hiçbir şey değişmez.
Ama konuşursak, sorarsak ve denetim istersek belki de yıllardır görünmeyen bazı gerçekler görünür hale gelir.
Ve o zaman hep birlikte aynı sorunun cevabını ararız:
SİZ KİMİ KANDIRIYORSUNUZ?