DÜRÜSTLÜK SATILIK DEĞİLDİR.
Üç kuruşluk bir menfaat uğruna dürüstlüğümüzden vazgeçmeye değer mi?
Benim cevabım çok net: Hayır.
Çünkü dürüstlük satılık değildir.
Ne bir makam karşılığında, ne bir iş uğruna, ne bir tanıdık hatırına, ne de birkaç kişinin oluşturduğu güç birliği karşısında…
Dürüstlük, insanın cebinde taşıdığı bir para değildir ki ihtiyaç olduğunda harcasın. Dürüstlük, insanın karakteridir. Vicdanıdır. Aynaya baktığında kendisinden utanmamasıdır.
Son zamanlarda beni en çok düşündüren meselelerden biri de tam olarak bu.
Haklı olduğu halde kendisini haksız duruma düşürülmüş bulan insanlar…
Bir mağduriyetini çözmek için bir yere giden, karşısında yalnız kalan ve daha sonra kendisini hiç beklemediği bir tartışmanın, bir suçlamanın ya da bir şikâyetin içerisinde bulan insanlar…
Ve ardından o cümle:
“Ama sizin yanınızda şahit yok.”
Peki diğer tarafın şahitleri kim?
Aynı iş yerinde çalışan insanlar.
Mağaza sorumlusu, şef, çalışan, yeni işe girmiş personel ya da işini kaybetme korkusu yaşayan başka biri…
Elbette herkesin sözü dinlenmelidir. Hiç kimsenin söylediği peşinen doğru veya yanlış kabul edilmemelidir. Fakat aynı yerde çalışan insanların anlatımları da değerlendirilirken olayın koşulları, aralarındaki çalışma ilişkisi ve diğer deliller neden dikkate alınmasın?
Bizim eskilerden kalan bir sözümüz vardır.
PEKİ BOZACININ ŞAHİDİ ŞIRACIYSA,ADALETİN GÖREVİ NEDİR?
Adaletin görevi, kalabalığın tarafına geçmek değildir.
Adaletin görevi, gerçeğin tarafında olmaktır.
Çünkü bir insanın yalnız olması, haksız olduğu anlamına gelmez.
Bir insanın yanında on kişi olması da haklı olduğu anlamına gelmez.
Bugün teknolojinin olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Kameralar var. Ses kayıtları var. Müşteri hizmetleri görüşmeleri var.
Yazışmalar var. Olayın öncesi ve sonrası var.
Üstelik hepimiz biliyoruz ki bir görüntünün yalnızca belli bir bölümünü göstermek, olayın tamamını anlatmayabilir.
Bir insanın beden dili vardır.
Ses tonu vardır.
Olaydan önce yaşananlar vardır.
Olaydan sonra yaşananlar vardır.
Söylenen sözün tamamı vardır.
Yani gerçeği aramak isteyen için yalnızca bir kişinin anlattığı hikâyeden çok daha fazlası vardır.
İşte tam burada yetki sahibi insanların sorumluluğu başlıyor.
Çünkü bir insanın şikâyetçi olması, karşısındaki insanın otomatik olarak suçlu olduğu anlamına gelmez.
Bir kişinin kendisini mağdur olarak anlatması, diğer kişinin dinlenmemesini gerektirmez.
Tam tersine, adalet iki tarafın da sesini duyabilmektir.
Bunu özellikle söylüyorum:
Bu mesele başörtülü olmakla, başı açık olmakla, dindar görünmekle veya herhangi başka bir dış görünüşle ilgili değildir.
Çünkü ahlakın kıyafeti yoktur.
Vicdanın örtüsü ya da açıklığı yoktur.
Dürüstlüğün rengi yoktur.
İnsan, insan olduğu için değerlidir.
Bir insan başını örterek de yalan söyleyebilir, başı açık olarak da dünyanın en dürüst insanlarından biri olabilir.
Ya da tam tersi…
Mesele görüntü değil.
Mesele insanın beynini, kalbini ve vicdanını nasıl kullandığıdır.
Dini değerlerin, insanların görünüşlerinin veya inançlarının bir başkasına karşı üstünlük aracı haline getirilmesi ise bambaşka bir tehlikedir.
Çünkü inanç, insanı büyütmek için vardır; başkasını ezmek için değil.
Bir insanın inandığı değerleri kendi davranışlarına yansıtması başka şeydir, o değerleri bir güç aracı olarak kullanması başka…
Ve ben asıl tehlikeyi burada görüyorum.
Bir insan, kendisini haklı çıkarmak için çevresindeki insanları kendi tarafına toplamaya başlarsa…
Bir başkası işini kaybetmemek, makamını korumak veya bir tanıdığının hatırını kırmamak için gerçeği eğip bükmeye başlarsa…
Sonra bir başkası da
“Ben de onların yanındayım” diyerek bu zincire eklenirse…
Ortaya artık tek bir yalan çıkmaz.
Kartopu gibi büyüyen bir yanlış çıkar.
Ve o kartopunun altında bazen yalnızca bir insan değil, bir insanın itibarı, emeği, zamanı ve hayatı kalır.
İşte bu yüzden yetki sahibi insanların işi çok ağırdır.
Çünkü bir kalem oynatmak bazen bir insanın hayatına dokunmaktır.
Bir karar vermek bazen bir ailenin geleceğini değiştirmektir.
Bir şikâyeti değerlendirirken yalnızca şikâyet edenin sesini duymak, diğer tarafın sözünü hiç dinlememek; adalet duygusunu zedeleyen çok ağır bir sonuç doğurabilir.
Bir doktor kendi çocuğunu ameliyat ederken nasıl başka bir hastaya baktığı soğukkanlılıkla bakamazsa…
Bir avukat kendi annesini, babasını ya da çocuğunu savunurken nasıl duygularından tamamen arınamazsa…
Bir insan da kendi canına dokunan bir meselede tamamen duygusuz davranamaz.
İnsan olmak budur.
Fakat adalet mekanizmasının görevi tam da burada başlar:
İnsanın duygusunu yok etmek değil, gerçeği duygunun önüne koyabilmek.
Çünkü yargısız infaz adalet değildir.
Birinin canı istedi diye başka bir insanın hayatına bedel ödetmek adalet değildir.
Bir makamı, bir tanıdık ilişkisini, bir çalışma arkadaşlığını veya bir topluluğun gücünü gerçeğin önüne koymak da adalet değildir.
Peki biz ne zaman bu kadar uzaklaştık?
Biz nereden geldik, nereye gidiyoruz?
Allah korkusunu nerede bıraktık?
VİCDANIMIZI NE ZAMAN SUSTURDUK?
Ahlakı ne zaman yalnızca başkalarına anlatılan bir kavram haline getirdik?
Çünkü benim inancıma göre insanın yaptığı hiçbir şey gerçekten kaybolmaz.
Bugün kimsenin görmediğini düşündüğünüz bir davranış, yarın vicdanınızın önüne çıkabilir.
Bugün susturduğunuz gerçek, yarın çok daha yüksek sesle karşınıza gelebilir.
Ve insanın yaptığı haksızlığın karşılığını bir gün mutlaka göreceğine inanmak, benim için yalnızca dini bir mesele değil; aynı zamanda hayatın en büyük vicdan derslerinden biridir.
İlahi adaletin nasıl ve ne zaman tecelli edeceğini biz bilemeyiz.
Ama şunu biliriz:
İnsan, kendi vicdanından sonsuza kadar kaçamaz.
Bu nedenle bugün bir çağrım var.
Kimseye görünüşünden dolayı inanmayın.
Kimseyi görünüşünden dolayı da suçlamayın.
Bir insanın başı örtülü diye haklı olduğunu düşünmeyin.
Başı açık diye haksız olduğunu da düşünmeyin.
Bir insanın yanında on kişi var diye gerçeğin onun tarafında olduğunu varsaymayın.
Bir insan yalnız diye onu çaresiz ve savunmasız görmeyin.
Dinleyin. Araştırın. Delile bakın. İki tarafı da dinleyin.
Çünkü adaletin ihtiyacı olan şey kalabalık değildir.
Adaletin ihtiyacı olan şey hakikattir.
Ve unutmayalım:
Bugün başkasının hakkını görmezden gelen sistem, yarın bizim hakkımızı da görmezden gelebilir.
Bugün “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dediğimiz yerde, yarın o yılanın bize dokunmayacağının hiçbir garantisi yoktur.
Bu yüzden mesele yalnızca bir kişinin yaşadığı mağduriyet değildir.
Mesele hepimizin yarınıdır.
Mesele çocuklarımızın nasıl bir toplumda yaşayacağıdır.
Mesele makamların, yetkilerin, ünvanların ve insanların birbirine karşı kullandığı gücün sınırının nerede başlayıp nerede bittiğidir.
Ve bütün bunların merkezinde tek bir soru vardır:
Biz dürüstlüğümüzü kaç paraya sattık?
Ben kendi adıma söyleyeyim:
Benim dürüstlüğüm satılık değil.
Üç kuruşa da değil.
Bir makama da değil.
Bir tanıdığa da değil.
Bir korkuya da değil.
Bir menfaate de değil.
Çünkü insanın elinden her şeyi alabilirsiniz.
Parasını, malını, zamanını, hatta yıllarını bile…
Ama insanın elinde kalan son şey vardır:
Vicdanı.
Ve o vicdanı da satarsak…
Geriye bizden ne kalır?
“Ekmek Davası” Her Şeyi Satın Alabilir mi?
Bu yaşananlardan sonra kendi kendime bir araştırma yaptım.
Farklı insanlara aynı soruyu sordum:
“Siz böyle bir durumda ne yapardınız?
Çalıştığınız yerde patronunuzun ya da yöneticinizin haksız olduğunu bilseniz, gerçeği söyler miydiniz?”
Aldığım cevaplar beni gerçekten üzdü.
Çünkü çok sayıda insanın söylediği cümle neredeyse aynıydı:
“E tabii patronumu koruyacağım. Suçsuz olsa bile… Ekmek davam var.”
İşte tam burada durup düşünmek gerekiyor.
Ekmek davası…
Peki ekmek davası uğruna dürüstlük de mi satılacak?
Haysiyet?
Ahlak?
Namus?
Vicdan?
Gerçek?
Bunların da bir fiyatı mı var?
İşini kaybetmemek için doğru bildiği halde susan bir insanı elbette yargılamak kolay değildir. Çünkü herkesin hayatında geçim kaygısı olabilir. Herkes ailesini düşünür. Herkes ekmeğinin peşindedir.
Ama başka bir insanın hakkına girildiğini bile bile gerçeği değiştirmek, “Ben sadece ekmeğimin peşindeyim” cümlesiyle açıklanabilir mi?
Eğer açıklanabiliyorsa, o zaman kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Biz dürüstlüğü ne zaman bu kadar ucuzlattık?
Bir insanın ekmeği kutsaldır.
Ama başkasının hakkı da kutsaldır.
Kendi ekmeğimizi korurken başkasının hakkını çiğnemeye başladığımız anda, artık yalnızca bir iş yerindeki olayı konuşmuyoruz.
Toplumun ahlaki omurgasından söz ediyoruz.
Çünkü bugün
“Patronumu koruyayım, ekmek davam var” diyen kişi, yarın kendi hakkı yenildiğinde karşısında aynı anlayışı bulabilir.
Bugün başkasının hakkına göz yuman sistem, yarın bizim hakkımıza da göz yumabilir.
İşte asıl korkutucu olan budur.
Ekmek için çalışmak başka şeydir, ekmek uğruna vicdanı satmak başka şey.
Ve ben hâlâ inanıyorum ki insanın elinde, bütün maddi kayıplardan daha değerli bir servet vardır:
“Ben doğruyu söyledim.” diyebilmenin huzuru.
Çünkü para yeniden kazanılır.
İş yeniden bulunur.
Makam değişir.
İnsanlar gelir, insanlar gider.
Ama insan kendi vicdanını kaybettiğinde, onu yerine koymak hiç de kolay değildir.
O yüzden sormak istiyorum:
Ekmek davamız var diye dürüstlüğümüzü de mi satacağız?
Eğer cevabımız evetse, o zaman geriye dönüp kendimize bir kez daha sormamız gerekir...
NEREDEN GELDİK, NEREYE GİDİYORUZ?