DEĞİŞİYOR MUYUZ?
“Değişim” sözcüğü son yılların en çok kullanılan sözcüklerinden biri oldu. Siyasetçiler değişimden söz ediyor, şirketler değişimi pazarlıyor, televizyon programları değişimin kaçınılmaz olduğunu anlatıyor. Teknoloji değişiyor, kentler değişiyor, alışkanlıklar değişiyor. Peki insan değişiyor mu? Toplum değişiyor mu? Yoksa yalnızca tabelalar mı yenileniyor?
Bugün yaşadığımız dünyada en hızlı değişen şey fiyatlar galiba. Daha sabah gördüğümüz etiket, akşam başka bir rakama dönüşüyor. Benzin istasyonlarında rakamlar durmadan yükseliyor. Markette alışveriş arabası her geçen gün biraz daha boşalıyor. Pazara çıkan yurttaş, geçen hafta aldığı sebze ve meyveyi bu hafta aynı miktarda alamıyor. Değişim denilen şey, geniş halk kesimleri için çoğu zaman yoksullaşmanın başka bir adı oluyor.
Ama dikkat çekici olan şu: Her şey değişirken emeklinin maaşı değişmiyor, işçinin alın terinin değeri değişmiyor, asgari ücretlinin yaşam savaşı değişmiyor. Çalışan yine geçim sıkıntısı çekiyor, genç yine iş arıyor, çiftçi yine borç altında eziliyor. Demek ki değişim herkese eşit uğramıyor. Kimileri her gün daha çok kazanırken kimileri her gün biraz daha kaybediyor.
Toplumsal değişim yalnızca ekonomik değildir elbette. İnsan ilişkileri de değişiyor. Eskiden mahallede bir dayanışma vardı; şimdi apartmanlarda birbirinin adını bilmeyen insanlar yaşıyor. Komşuluk yerini yalnızlığa bıraktı. Teknoloji insanları birbirine yaklaştıracak denildi ama çoğu zaman ekranların içine hapsolmuş bireyler yarattı. Kalabalıklar arttı, ama içtenlik azaldı. İnsanlar konuşuyor fakat birbirini dinlemiyor artık.
Siyasal alanda da benzer bir durum var. Her seçim döneminde “yeni bir dönem”, “yeni bir başlangıç”, “büyük değişim” sloganları duyuyoruz. Oysa çoğu zaman değişen yalnızca söylemler oluyor. Yoksulluk aynı yoksulluk, adaletsizlik aynı adaletsizlik olarak sürüyor. Güçlü olanın daha güçlü olduğu, güçsüz olanın ise daha görünmez hale geldiği bir düzen içinde yaşıyoruz. Bu nedenle toplumun geniş kesimleri “değişim” sözcüğüne umutla değil, kuşkuyla bakıyor artık.
Çünkü gerçek değişim, yalnızca vitrin değiştirmek değildir. Gerçek değişim; insanın insanca yaşaması, emeğin karşılığını alması, çocukların geleceğe umutla bakabilmesi, hukukun herkese eşit uygulanmasıdır. Eğer bir ülkede gençler gelecek hayali kuramıyorsa, emekliler geçinemiyorsa, kadınlar kendini güvende hissetmiyorsa orada değişimden değil, yalnızca dönüşen sorunlardan söz edilebilir.
Belki de asıl soru şudur: Değişiyor muyuz, yoksa alıştırılıyor muyuz? Sürekli artan fiyatlara, küçülen yaşam alanlarına, eksilen haklara alışmamız mı isteniyor? İnsan bazen en büyük değişimin, yaşadığı haksızlıklara sessiz kalmaya başlaması olduğunu düşünüyor.
Oysa toplumları ileriye taşıyan şey, değişime boyun eğmek değil; adaletli, eşit ve insanca bir yaşam için değişimi doğru yönde istemektir. Çünkü gerçek değişim, yalnızca rakamların değil, insanların yaşamlarının güzelleşmesidir.
Zeki BAŞTÜRK