“EN KÖTÜ GÜNLERİMİZ BÖYLE OLSUN ”

Bir zamanlar, sofralarımızda, mahalle aralarındaki çay ocaklarında, aile buluşmalarında sıkça söylerdik: Kadehlerimizi bunun icin tokustururduk.

“En kötü günlerimiz böyle olsun.”

O tümce,  salt bir dilek  değildi. Toplumun geleceğe duyduğu güvenin, ülkenin yarınlarına ilişkin ortak umudun anlatımıydi. İnsanlar, yönetenlere kızsa da devlete güvenir; geçim sıkıntısı çekse de yarının bugünden daha kötü olmayacağına inanırdı.

Bugün o sözü anımsamak bile acı veriyor. Çünkü eskiden “kötü” dediğimiz günler, bugünün ölçüsünde neredeyse birer bayramdı. Kuyrukların yerini hayat pahalılığı aldı; adaletsizliğin, liyakatsizliğin, kayırmacılığın gölgesi her alana düştü. Bir ülkenin orta sınıfı erimise, emeklisi yoksulluk sınırının altında yaşıyorsa,  gençleri bavulunu hazır tutuyor, umudunu dış ülkelerde arıyorsa; artık toplumun ortak  dileği değil,  ancak sitemi olur.

Siyaset, halk için çözüm üretmek yerine kutuplaşmayı körükledikçe; demokrasi, bir yönetim biçimi değil bir özlem hâline geldikçe; yoksulluk sadece ekonomik değil, aynı zamanda moral bir çöküşe dönüştükçe Insan, ister istemez geçmişin gölgesine sığınmak istiyor. Çünkü bugünün karanlığında, dünün loş ışığı bile bize güneş gibi görünüyor.

Bir toplumun en büyük gücü, kaderine razı olması değil, değişimi isteme cesaretidir.
Bugün “O günleri bile arıyoruz” diyorsak, bu yalnızca geçmişe özlem değil, aynı zamanda bugünün siyasal ve toplumsal tablosuna duyulan haklı bir itirazdır.

Belki de yeniden söylemenin vakti geliyor o tümceyi ama başka bir anlam yükleyerek:
“En kötü günlerimiz böyle olsun” demek için, daha adil, daha eşitlikçi, daha demokratik bir ülke kurmak zorundayız.

Çünkü toplumların kaderini belirleyen şey, geçmişlerine duydukları özlem değil; gelecek için kurdukları iradedir.

ZEKI BAŞTÜRK