YOKSULLUĞUN OMUZUNA YÜKLENEN VATAN 

“Neden hep yoksul ailelerin çocukları şehit oluyor?”

Bu soru, sadece bir istatistiğin değil, bir ulusun  yüreğinde yıllardır gezinen sessiz bir acının sözcüklere dökülmesidir.  Çünkü şehit haberleri düştüğünde kameralar hep aynı evlere yönelir: Kerpiç duvarlı odalara, sobanın tüttüğü avlulardaki annelere, ömrü çalışmakla geçmiş yorgun babalara… Sanki bu ülkenin yükü, hep aynı insanların omuzlarında birikir, aynı insanların yüreğine düşer.

Toplumda eşitlik ilkesi vardır ama yaşamın adaleti kâğıt üzerindekinden çok daha farklı işler. Yoksul ailelerin çocukları daha az seçenekle büyür; eğitim olanakları sınırlıdır, iş bulma şansı zordur, gelecek kaygısı ağırdır. Böyle bir ortamda  askerlik, bir zorunluluktan çok bir zorunluluk , hatta bazen bir umut kapısı gibi görünür. Birçoğu, yaşamını toparlamak, kendine bir yol açmak, ailelerine destek olabilmek için üniformayı giyer. Ama bu yol, çoğu zaman en riskli bölgelerden geçer.

Oysa zengin olanın kaderi farklıdır. Eğitim olanakları geniş, seçenekleri boldur. Kimisi bedelliden yararlanır, kimisi üniversite ile daha güvenli bir alana geçer, kimisi ailesinin ağları sayesinde riskten uzak bir görevde bulunur. Böylece savaşlar yoksulun kapısını daha çok çalar, ateş en çok onların evini yakar.

Aslında kimse şehitliği küçümsemez; bu topraklarda vatan sevgisi, yoksulun da zenginin de damarında aynıdır. Ama acının dağılımı eşit değildir. Bir ülkede şehit haberlerinin çoğu aynı sosyoekonomik çevreden geliyorsa, bu sadece askerlikle ilgili bir durum değildir; bu, toplumdaki adalet yarasının en görünür hâlidir.

Belki de bu yüzden her şehit haberiyle birlikte aynı soru yankılanır:

“Bu yük neden hep onların omzunda?

Çünkü yoksulluğun kader gibi dayatıldığı bir düzende, yaşamın en ağır bedellerini de onlar öder.

Bu soruya verilecek gerçek yanıt, ekonomik eşitsizliklerin giderildiği, fırsatların adil bölüşüldüğü, kimsenin sınıfsal koşulları nedeniyle yaşama dezavantajlı başlamadığı bir ülke kurmaktan geçiyor. O zaman belki şehitlik gibi yüce  kavramlar bile eşitliğin gölgesinde değil, gerçek adaletin ışığında konuşulabilir.

Ve belki o gün, bu soruyu artık sormak zorunda kalmayız.

Zeki BAŞTÜRK