AYRILIĞIN  GÖLGESİNDE   BİRLİK ARAYIŞI 

Iktidar, yillardir insanlari ayrıştırma ve ötekileştirmeden beslendi. Toplumu, ayrıştırdi, ötekileştirdi,  düsmanlastirdi. Böylece iktidarda kalmayı başardı. 

İnsanlar niye ayrışir?

Aynı gökyüzünü paylaşırken, neden birbirine yabancı düşer? Aynı dili konuşan, aynı sofraya oturan, aynı acıya ağlayan insanlar nasıl olur da bir gün karşı karşıya geçer? Bu soruların yanıtı ne yalnızca psikolojidedir, ne sadece sosyolojide... Ne de salt siyasette. Fakat hepsinden biraz biraz vardır içinde.

İnsan ayrılır çünkü korkar. Ayrılır çünkü kendi gerçeğinin,  varlığının tehdit altında olduğunu düşünür.  Ayrılır çünkü ötekinin varlığı, onun kurdugu  anlam dünyasını sarsar. “Ben” ile “biz” arasında ince bir çizgi vardır. O çizgi bir gün kalın bir duvara dönerse, ayrılık kaçınılmaz olur.

Kimi zaman dinler böler insanı, kimi zaman diller. Kimi zaman sınıflar, ekonomik çıkarlar, kimlikler... Kimi zaman da sadece algılar. Öyle bir an gelir ki, insanlar kendi mahallesine kapanır. Kendi yankı odasında sadece kendini duymak ister. Çünkü birlik, zordur. Emek ister. Farklılıklara tahammül, karşıt düşünceye sabır gerektirir.

Ama tüm bunlara karşın, insan aynı zamanda bir “birlik arayışındadır.” Topluluklara katılır, sendikalarda örgütlenir, meydanlarda buluşur. Siyasi partiler kurar, dernekler açar, manifestolar yazar. Çünkü içimizde bir yerde hâlâ birlikte olma arzusu vardır. Dayanışma, en ilkel duygularımızdan biridir.

Peki bir arada tutmanın yolu nedir?

Önce birbirini duymaktan geçer. Gerçekten dinlemekten... Sesini kısmadan, damgalamadan, yok saymadan... Sonra adalet gelir. Bir toplumda herkesin hakkını alabildiği duygusu, ayrışmayı değil birleşmeyi doğurur. Ardından ortak hedefler; yaşanabilir bir kent, temiz bir çevre, özgür bir eğitim, adil bir yönetim... Bunlar halkı bir araya getirir. Partiler değil, ilkeler birleştirir. Liderler değil, değerler...

Siyaset bilimi bize şunu söyler: Devletin görevi sadece yönetmek değil, aynı zamanda toplumu bütünleştirmektir. Ancak bu bütünlük, baskıyla değil, katılımla olur. Farklı sesler, çoğulculuğun zenginliğidir. Farklılıklar, yok edilmesi gereken tehditler değil, birlikte yaşanabilirliğin ölçüsüdür.

Belki de en büyük görev, insanın içindeki ayrılıkçıyı yenmesindedir. Korkularını, önyargılarını, kolay düşmanlıklarını sorgulamasında...

Birlik, bir düş değildir. Ama çabasız da gerçekleşmez. Her sabah yeniden kurulan bir masadır birlik. Kimseyi dışlamadan, herkes için bir yer açarak…

Ve belki de en çok da şunu animsamamız gerekir:
Birlik olmak, aynı olmak değildir. Birlik, farklılık içinde yan yana durabilmektir.

Zeki BAŞTÜRK