BODRUM'U KİM KORUYACAK?
YEL DEĞİRMENLERİNİN SUYU MU ÇEKİLDİ?

Bodrum'daydım.
Ama gördüğüm Bodrum, hafızamızdaki Bodrum değildi.

Bir zamanlar tepelerinde beyaz badanalı küçük evleri, taş duvarları, begonvilleri, zeytin ağaçları ve yel değirmenleriyle kendine ait bir ruhu olan Bodrum'un üzerine bugün başka bir şehir kuruluyor.

Tepeler villalarla doluyor.
Dağların silueti betonla kesiliyor.
Bembeyaz evlerin yerini bembeyaz beton kütleleri almaya başlıyor.
Ve insan sormadan edemiyor:
Bodrum'u büyütüyor muyuz, yoksa Bodrum'u tüketiyor muyuz?

Yel değirmenlerine baktım.
Kanatları dönmüyordu.
Bir an düşündüm:
Acaba Bodrum'un suyu mu çekildi?

Çünkü bugün Bodrum'da yalnızca suyun değil, nefesin de azaldığını hissediyorsunuz.
Bir tarafta vatandaşa “Suyu tasarruflu kullanın” deniliyor.
Öte tarafta devasa havuzlar, jakuziler, büyük peyzaj alanları ve yüksek su tüketen lüks yaşam alanları çoğalıyor.
O zaman sormak hakkımız:
Su kıtsa, kıtlık kimin için?
Vatandaş musluğunu kısmak zorundayken milyonluk villaların havuzlarını doldurması nasıl açıklanacak?

Bir insan kendi evinde suyu dikkatli kullanacak, bahçesini sularken hesap yapacak; ama aynı şehirde sınırsız lüks tüketimin önüne geçilmeyecekse burada yalnızca su meselesi yoktur.
Burada adalet meselesi vardır.
Çünkü doğanın kaynakları zenginin sınırsız konforu, yoksulun ise sınırlı yaşam hakkı değildir.
Ama artık yalnızca tepelerdeki binalara bakmanın zamanı da gelmiştir.

Bodrum'un kayıtlarına bakmanın zamanıdır.
Bir kent nasıl bu hale geldi?
Hangi arazi ne zaman el değiştirdi?
Hangi parselin niteliği ne zaman değişti?
Hangi yapı için ne zaman ruhsat verildi?
Hangi yapı ne zaman iskân aldı?

Hangi taşınmaz devre mülk oldu?
Hangisi devre tatile dönüştü?
Hangi sözleşmeyle, hangi kullanım hakkı tanındı?
Ve bazı dosyalarda yıllarca kullanım hakkı olarak görünen bir şey nasıl olup da daha sonra satışa, tapuya veya başka bir ayni hakka dönüştü?

Bu süreçlerin tamamı mevzuata uygun muydu?
Değilse;
kim denetledi?
Uygunsa;
hangi belge ve hangi hukuki işlemle uygun hale geldi?
İşte benim istediğim şey suçlu ilan etmek değil.
Tam tersine.
Gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır.
Çünkü gerçek bir inceleme yapılırsa, hukuka uygun olan da ortaya çıkar, hukuka aykırı olan da.

Bugün yürürlükteki düzenlemeler devre tatil ve devre mülk konusunda oldukça belirgin kurallar getiriyor. Örneğin 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, devre tatil alanında önemli sınırlamalar getiriyor; Kat Mülkiyeti Kanunu ise gerçek devre mülk hakkının hangi koşullarda kurulabileceğini düzenliyor.

O halde soruyorum:
Geçmişte yapılan işlemler bugünkü hukukla değil, işlem tarihindeki hukukla birlikte tek tek incelendi mi?
İncelendiyse sonuçları nerede?

İncelenmediyse neden?
Çünkü bir vatandaşın eline “tapum var” diye verilen bir belgenin arkasında çok daha büyük bir hukuki süreç olabilir.
Ruhsat vardır.
İmar kararı vardır.
Kat irtifakı vardır.
Kat mülkiyeti vardır.
Sözleşme vardır.
Tapu kaydı vardır.
Kullanım hakkı vardır.
Devir vardır.
Satış vardır.
Ve bütün bunların arasında bir vatandaşın yıllarca biriktirdiği parasının karşılığı vardır.
O vatandaşın tek istediği de şudur:
“Benim hakkım gerçekten var mı?”

Bu sorunun cevabını vatandaş kendi başına bulmak zorunda değildir.
Devletin denetim mekanizması bunun için vardır.

İşte tam burada Bodrum Adliyesi'nden başlayarak ilgili kurumların yapacağı hukuka uygun, bağımsız ve kapsamlı bir inceleme büyük önem taşıyor.

Tapu kayıtları…
İmar dosyaları…
Yapı ruhsatları…
İskân belgeleri…
Devre mülk ve devre tatil sözleşmeleri…
Devir işlemleri…
Şirketlerin ve taşınmazların hukuki geçmişi…
Bütün bunlar birbirinden bağımsız parçalar değildir.
Bir kentin nasıl değiştirildiğini anlamak istiyorsanız, belgelerin birbirine bağlanması gerekir.
Ve burada çok basit bir ilke vardır:

Kimse peşinen suçlu değildir. Ama kimse peşinen dokunulmaz da değildir.
Eğer her şey usulüne uygunsa, inceleme bunu ortaya koyacaktır.

Eğer bir yerde hukuka aykırılık varsa, yine inceleme bunu ortaya koyacaktır.
Bundan neden korkulsun?
Adaletin olduğu yerde incelemeden korkulmaz.

Adaletin olduğu yerde belgeden korkulmaz.
Adaletin olduğu yerde sorudan korkulmaz.
Şimdi asıl sorum Adalet Bakanlığı'na, ilgili adli ve idari makamlara, yerel yönetimlere ve denetim yetkisi bulunan bütün kurumlaradır:
Bodrum'un yapılaşma ve taşınmaz işlemleri konusunda geçmişten bugüne uzanan kapsamlı bir denetim yapılmasının önündeki engel nedir?
Varsa bu engeli kim kaldıracak?

Kim harekete geçecek?
Kim “Bu şehir nasıl bu hale geldi?” diye soracak?
Çünkü belediyecilik yalnızca ruhsat vermek değildir.
Bir belediye başkanı yalnızca imza atan kişi değildir.
O makam, o beldenin geleceğini koruma sorumluluğunu da taşır.
Bir belediye bir vatandaşın küçük bir yapı değişikliğine müdahale edebiliyorsa, tepeler betonla kaplanırken de “Ben görmedim” deme lüksüne sahip değildir.
Aynı şekilde devletin denetim makamları da yalnızca vatandaşın yaptığı küçük hataları görmekle yetinmemelidir.

Büyük resme de bakmalıdır.
Çünkü bazen en büyük sorun, herkesin gördüğü halde kimsenin yüksek sesle sormadığı şeydir.

Bodrum artık yalnızca bir turizm merkezi değildir.
Bodrum, Türkiye'nin doğayla kalkınma arasındaki sınavlarından biridir.

Eğer bu sınavı beton lehine kaybedersek, kaybettiğimiz şey yalnızca birkaç ağaç, birkaç tepe veya birkaç manzara olmayacaktır.
Su kaybedeceğiz.
Hava kaybedeceğiz.
Doğal dengeyi kaybedeceğiz.
Ve sonunda Bodrum'u Bodrum yapan şeyi kaybedeceğiz.

Ben Bodrum'da sıcaktan ve nemden nefes almakta zorlandım.
Bir zamanlar rüzgârıyla insanın ciğerlerini açan Bodrum'un havası nerede?
Bodrum buharlaşıyor.
Ve biz hâlâ seyrediyoruz.
Artık şu sorunun cevabını vermek zorundayız:

Bodrum'u kimin için yeniden inşa ediyoruz?
Vatandaş için mi?
Doğa için mi?
Gelecek nesiller için mi?
Yoksa yalnızca daha fazla beton, daha fazla lüks, daha fazla satış ve daha fazla tüketim için mi?
Bir kentin her boş arazisinin ekonomik değere dönüşmesi, o arazinin mutlaka yapılaşması gerektiği anlamına gelmez.
Bir şehrin gelişmesi, kendi kimliğini yok etmesi değildir.
Bir belediyenin başarısı, kaç tane ruhsat verdiğiyle ölçülmez.

Kaç ağacı koruduğuyla, kaç su kaynağını yaşattığıyla, kaç vatandaşının hakkını koruduğuyla ve gelecek kuşaklara nasıl bir şehir bıraktığıyla ölçülür.
Ve şimdi tekrar yel değirmenlerine dönelim.
Kanatları neden dönmüyor?
Rüzgâr mı azaldı?
Su mu çekildi?

Yoksa biz Bodrum'un asıl suyunu, asıl havasını, asıl toprağını ve asıl ruhunu başka yerlere mi akıttık?
Bir gün bütün bu soruların cevabı mutlaka karşımıza çıkacak.

Çünkü doğa intikam almıyor.
Doğa yalnızca yaptıklarımızın sonucunu bize geri gönderiyor.

Bugün suyu tüketirsek yarın susuzluğu konuşacağız.
Bugün tepeleri betonlaştırırsak yarın nefesimizi konuşacağız.
Bugün doğayı görmezden gelirsek yarın felaketlerin nedenini konuşacağız.
Bugün vatandaşın sorusunu duymazsak yarın çok daha büyük bir hesaplaşmanın içinde bulacağız kendimizi.
O yüzden artık Bodrum'un yalnızca manzarasına değil;
tapusuna, ruhsatına, imarına, suyuna, havasına ve geleceğine bakma zamanıdır.
Ve bütün yetkililere tek bir çağrım var:

Bodrum'un yalnızca tepelerini değil, kayıtlarını da inceleyin.
Kimseyi peşinen suçlamadan…
Kimseyi peşinen korumadan…
Belgeleri açın.
Kayıtları karşılaştırın.
Gerekirse geçmişe kadar gidin.
Ve gerçek neyse ortaya çıkarın.
Çünkü vatandaşın devletten istediği şey ayrıcalık değildir.
Adalettir.
Bodrum'un istediği de ayrıcalık değildir.
Korunmaktır.
Ve artık bu şehrin yel değirmenlerine bakıp aynı soruyu sormaktan başka çaremiz kalmadı:

YEL DEĞİRMENLERİNİN SUYU MU ÇEKİLDİ?

SUYU ÇEKİLİRKEN O SU NERELERE GİTTİ?