İNSANIN KENDİ GEMİSİ
İnsan, biraz da kendi gemisinin kaptanıdır. Kimi zaman dalgalarla boğuşan, kimi zaman rüzgârı arkasına alan, kimi zaman da sessiz bir koy arayan yalnız bir denizci… Yaşam dediğimiz uzun yolculukta herkesin yükü farklıdır. Kiminin ambarı kırgınlıklarla doludur, kimininki yarım kalmış aşklar, söylenmemiş sözler ve unutulamayan anılarla.
Oysa insan bir süre sonra anlıyor: Her yük taşınmıyor. Bazı acılar omuzda değil, ruhta ağırlaşıyor. Gereksiz öfkeler, kırıcı insanlar, sahte dostluklar, içten olmayan sevgiler… Hepsi zamanla geminin dengesini bozuyor. İşte o anda insan ya batmayı göze alıyor ya da fazlalıkları denize bırakmayı öğreniyor.
Yaşamın en zor kararlarından biri budur belki de; vazgeçebilmek. Çünkü insan çoğu zaman acıya değil, alışkanlığa tutunur. Kendisine zarar veren limanlarda yıllarca bekler. Gitmesi gerektiğini bilir ama yine de demir almaz. Oysa bazı limanlar huzur değil, esaret getirir.
Bir gün gelir, insan kendi iç sesini duyar. Gürültüden, kalabalıktan, hesaplardan uzak bir ses… “Artık yeter,” der o ses. “Kendin için yaşa.” İşte gerçek yolculuk o zaman başlar. İnsan kendi rotasını çizer. Başkalarının pusulasıyla değil, kendi vicdanıyla yön bulur.
Geçmişe sürekli dönüp bakmak ise fırtınayı yeniden çağırmaktır. Her annın içinde biraz dalga, biraz rüzgâr, biraz da kaybolmuşluk vardır. Bu yüzden bazı izleri suyun dibine bırakmak gerekir. Affetmek için değil belki ama hafiflemek için.
Yaşamın en büyük zenginliği huzurdur. İnsan bunu gençliğinde pek anlamaz. Daha çok kazanmanın, daha çok görünmenin, daha çok sevilmenin peşinden koşar. Oysa yıllar geçtikçe anlar ki gerçek mutluluk; güven duyduğu birkaç insan, içini ısıtan birkaç söz ve başını yaslayabileceği sakin bir limandır.
Belki de olgunluk budur: Fırtınayı değil, huzuru seçmek. Gürültülü denizlerden çıkıp kendi “huzur koyu”na ulaşabilmek… Ve orada, dingin bir akşamüstünde, yelkenleri rüzgâra bırakıp içinden şu cümleyi geçirebilmek:
“Bu yaşam benim gemimdir. Rotasını da ben çizerim.”
Zekİ Baştürk