HAKKINI ARARKEN KENDİNİ SUÇLAMA: 
RUHUN AYNASINDA MAĞDURİYET

Bugüne kadar 46 köşe yazısı kaleme aldım.
ve son köşe yazım itibarıyla, bu kez biraz daha farklı bir pencereden bakmak istiyorum. 

Kuantum manyetizma çalışmalarım ışığında; insan psikolojisinde, bilinçte ve ruhsal boyutta hangi taşların yerinden oynadığını, yaşanan olayların insanın iç dünyasında nasıl izler bıraktığını ve bütün bunların hayatımıza nasıl yansıdığını anlatmaya çalışacağım.

Sizden bu yazıyı ve bundan sonraki yazılarımı biraz daha dikkatli, hatta pür dikkat okumanızı isteyeceğim.

Çünkü satırların arasında yalnızca başkalarını değil; kendi ailenizi, çevrenizi, arkadaşlarınızı ve belki de kendinizi görebilirsiniz.
Belki yıllardır anlam veremediğiniz bir davranışın nedenini…
Belki bir insanın neden sustuğunu…

Neden birden öfkelendiğini…
Neden hakkını aramaktan vazgeçtiğini…
Ya da neden kendisine yapılanların sorumluluğunu bile kendi üzerine almaya başladığını…

Çünkü bazen insanı yıkan, yalnızca başına gelen olay değildir.

İnsanı asıl yoran, yaşadığı olayın sorumluluğunu kendisine yüklemeye başlamasıdır.

“BEN NE YAPTIM DA BUNLAR BENİM BAŞIMA GELDİ?”

Mağdur edilen bir insanın kendisine sorduğu en ağır sorulardan biridir bu.
“Ben nerede hata yaptım?”
“Ben ne yaptım?”
“Acaba ben mi yanlış anladım?”
“Keşke sesimi çıkarmasaydım.”
“Keşke hakkımı aramasaydım.”
İşte tam burada durmak gerekiyor.

Çünkü insan, kendisine yapılan bir haksızlığın ardından sürekli kendisini sorgulamaya başladığında, yaşadığı mağduriyetin üzerine bir de kendi kendini suçlama yükünü bindirir.
Bir süre sonra mesele yalnızca kaybettiği mal, para, emek, zaman veya fırsat olmaktan çıkar.

İnsan, kendi gerçekliğinden şüphe etmeye başlayabilir.
Peki bir insan hakkını aradığı için neden kendisini suçlu hissetsin?

Kendisine ait olanı istediği için neden utansın?
Adalet istediği için neden “Acaba sorun bende mi?” diye düşünmek zorunda kalsın?

Belki de artık sormamız gereken soru bu değildir.
Asıl soru şudur:
“Bana yapılanın sorumlusu gerçekten ben miyim?”

HAKKINI ARAMAK NEDEN BU KADAR YORUCU?

Çünkü bazen insan yalnızca hakkını aramaz.
Kendisine inanılması için de mücadele eder.
Yaşadığı olayı anlatır.
Belgelerini gösterir.
Kapıları çalar.
Yetkili mercilere başvurur.
Tekrar anlatır.
Bir daha anlatır.
Ve her seferinde yeni bir engelle karşılaştığında, ilk mağduriyetin üzerine başka bir duygu eklenir:
“Kimse beni duymuyor.”

İşte bu duygu insanın ruhunda çok ağır bir iz bırakabilir.

Çünkü insan bir süre sonra yalnızca hakkını kaybettiğini değil, sesini de kaybettiğini düşünmeye başlayabilir.
Ve bazen asıl kırılma burada meydana gelir.

GÜÇLÜ OLAN HER ZAMAN HAKLI MIDIR?

Hayır.

Bir insanın makamı, parası, çevresi, gücü veya toplumdaki konumu onun otomatik olarak haklı olduğu anlamına gelmez.
Tıpkı mağdur olan bir insanın güçsüz durumda bulunmasının onu haksız yapmadığı gibi…
Burada iki tarafın da aynaya bakması gerekir.
Hakkı elinden alınan insan kendisine:

“Ben neden bunu hak ettiğimi düşünüyorum?”
diye sormalı.
Fakat gücü elinde bulunduran insan da kendisine:

“Ben neden başkasının hakkı üzerinde kendimde hak görüyorum?”
diye sorabilmeli.
İşte gerçek yüzleşme burada başlar.

Çünkü bilinç yalnızca mağdurun kendisine bakması değildir.
Gücü elinde bulunduranın da aynaya bakabilmesidir.

BAŞKASININ HAYATINDA YERİNDEN OYNATILAN TAŞLAR

Bir insanın hakkını elinden almak yalnızca maddi bir kayıp yaratmaz.
Birinin emeğini görmezden gelebilirsiniz.

Zamanını tüketebilirsiniz.
Hayallerinin üzerine çıkabilirsiniz.
Sesini duyurmasını engelleyebilirsiniz.

Ama bütün bunların insanın ruhunda oluşturabileceği etkiyi göremiyorsanız, asıl büyük resmi kaçırıyorsunuz demektir.

Çünkü bazen bir insanın hayalinin üzerine basmak, yalnızca o hayale zarar vermez.

O insanın kendisine olan inancını da sarsar.
Ve bazen insanın yeniden kazanması gereken şey, kaybettiği maldan bile önce kendisine olan güvenidir.

PEKİ, BUNU YAPAN İNSANIN RUHUNDA NE OLUYOR?

Şimdi aynayı diğer tarafa çevirelim.

Bir insan başkasının hakkını görmezden geldiğinde, bunu kendisine nasıl açıklıyor?
“Benim hakkım.”
“Bunu hak ettim.”
“Nasıl olsa karşımdaki mücadele edemez.”
“Ben güçlüyüm.”
“Bana bir şey olmaz.”

İnsan, kendi davranışını haklılaştırmak için zihninde birçok gerekçe üretebilir.
Fakat vicdanın sorusu çok daha basittir:

“Benim kazancım başka bir insanın kaybı üzerine kuruluyorsa, gerçekten kazanmış sayılır mıyım?”
İşte insanın kendisiyle karşılaşması gereken yer tam olarak burasıdır.
Çünkü bazen insan başkasının hayatında açtığı yarayı görmez.

Ama görmemesi, o yaranın olmadığı anlamına gelmez.

KUANTUMDAN BİLİNCE BAKMAK.. 

Burada “kuantum” kavramını bir sihirli değnek olarak kullanmıyorum.

Benim için burada önemli olan; insanın bilincine, algısına, davranışlarına ve ruhsal dönüşümüne farklı bir pencereden bakabilmek.

Çünkü insanın yaşadığı her olay yalnızca dışarıda gerçekleşmez.
O olayın insanın zihninde oluşturduğu anlam da insanın hayatına eşlik eder.
Aynı olay iki farklı insanda iki farklı iz bırakabilir.
Biri yaşadığından güçlenebilir.

Diğeri yaşadığının altında ezilebilir.
Biri,
“Ben artık sınırlarımı biliyorum.”
der.
Diğeri,
“Demek ki ben değersizim.”
diye düşünebilir.
İşte değiştirmemiz gereken yer tam da burasıdır.
Başımıza gelen her şeyi değiştiremeyebiliriz. Fakat başımıza gelenlerin kendimiz hakkında ne söyleyeceğine yeniden karar verebiliriz.

MAĞDURİYET KADER DEĞİLDİR

Bunu özellikle söylemek istiyorum.
Bir insanın hakkının yenilmiş olması, onun hayatının geri kalanında mağdur olarak yaşamak zorunda olduğu anlamına gelmez.

Bir insanın kandırılmış olması, onun aptal olduğu anlamına gelmez.

Bir insanın susturulmuş olması, onun değersiz olduğu anlamına gelmez.
Bir insanın hakkını ararken yorulmuş olması, onun güçsüz olduğu anlamına gelmez.

Ve en önemlisi:

Bir başkasının yaptığı yanlış, sizin kimliğiniz değildir.
Belki artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi:

“Ben ne yaptım da bunu hak ettim?” değil…

“Bana yapılanı üzerimde taşımaya daha ne kadar devam edeceğim?”

İNSAN BAŞINA GELEN DEĞİLDİR. 

Belki de iyileşmenin ilk adımı geçmişi değiştirmek değildir.
Geçmişin bizim hakkımızda verdiği kararı kabul etmemektir.

Hakkını arayan insan kendisini suçlamayı bırakmalı.

Gücü elinde tutan insan ise gücünün sorumluluğunu hatırlamalı.

Ve hepimiz zaman zaman kendimize aynı soruyu sormalıyız:
“Ben bugün bir başka insanın hayatında hangi taşı yerinden oynatıyorum?”

Çünkü yerinden oynattığımız her taş yalnızca karşımızdakinin hayatında değil, insanlığımızın içinde de bir iz bırakır.

Belki gerçek dönüşüm, başkasını değiştirmeye çalışmakla değil; önce insanın kendi vicdanında yerini değiştirmesiyle başlar.
Ve belki de bütün mesele şudur:

**İNSAN, BAŞINA GELEN DEĞİLDİR.
İNSAN, BAŞINA GELENDEN SONRA KENDİSİNİ NASIL YENİDEN KURDUĞUDUR.**

Nagihan Akargeçer
Kuantum ve Şifa Uzmanı