ÜLKEMİZİN YAŞAM SUYU ÇEKİLİRKEN, YAŞAMA GÜVENİMİZ DE Mİ ÇEKİLİYOR?
Bodrum'da başlayan su tartışması aslında yalnızca Bodrum'un meselesi değil.
BİZLERİN FIRTINALARA KAPILMIŞ DUYGULARINI, NASIL DURDURACAĞIZ?
Bugün Türkiye'nin birçok bölgesinde, özellikle yaz aylarında nüfusu katlanan turizm merkezlerinde aynı soruyla karşı karşıyayız:
Su nereye gidiyor ve kim için yetiyor?
Dünyada iklim değişikliği, kuraklık ve su güvenliği konuşuluyor. Konferanslar düzenleniyor, uzmanlar anlatıyor, planlar hazırlanıyor.
Peki vatandaşın hayatında ne değişiyor?
Asıl sorumuz bu.
Çünkü su yalnızca bir doğal kaynak değildir.
Su, yaşamdır.
Bir insan temel ihtiyacına ulaşmakta zorlanırken başka bir yerde aşırı tüketimin devam ettiğini görüyorsa, mesele artık yalnızca su yönetimi değildir.
Bu durum, insanda adalet duygusunu da sorgulatır.
“Ben neden zorlanıyorum?”
“Benim hakkım neden başkasının konforundan daha değersiz?”
“Sesimi kim duyacak?”
İşte psikolojik kırılma bazen tam burada başlar.
Bir insan sürekli kapı çalıyor, derdini anlatıyor, çözüm arıyor ve karşılığında sessizlik buluyorsa; zamanla yalnızca ekonomik olarak değil, psikolojik olarak da yorulur.
Ve toplumda şu cümleler çoğalmaya başlar:
“Boş ver.”
“Kimse seni dinlemez.”
“Hiçbir şey değişmez.”
“Uğraşma.”
“Bir ilaç al, uyu; kafana takma.”
Burada ilaç kullanan insanları suçlamıyorum.
Hekim tarafından gerekli görülen tedaviler elbette değerlidir.
Benim sorum başka:
İnsanı çaresizliğe iten şartları değiştirmeden, yalnızca ortaya çıkan ruhsal sonuçla mücadele etmek yeterli midir?
İnsan neden “sus, kabullen, uğraşma” noktasına getiriliyor?
Bunu kim, nasıl ve neden normalleştiriyor?
Çünkü bastırılan duygu yok olmaz.
Birikir.
Çaresizlik, öfke, değersizlik ve umutsuzluk üst üste yaşandığında insanın içinde görünmeyen bir basınç oluşabilir.
Bu nedenle bir insanın öfkesini veya kırgınlığını gördüğümüzde hemen onu yargılamak yerine bazen şu soruyu sormalıyız:
“Bu insanı bu noktaya getiren ne oldu?”
Doktorların mesleki etik sorumlulukları var.
Kamu görevlilerinin görev ve sorumlulukları var.
Ve hepimizin vicdani sorumluluğu var.
Geçmişte meslek ve görevlerin manevi sorumluluğunu hatırlatan yeminlerin toplumdaki yerini de yeniden düşünmek gerekmez mi?
Çünkü makam geçicidir.
Yetki geçicidir.
Para geçicidir.
İnsanın geride bıraktığı vicdan ise kalıcıdır.
Kimse sorgulamasın, kimse hesap sormasın, kimse itiraz etmesin diye insanların umudunu tüketen bir anlayışı normalleştirmemeliyiz.
Çünkü insanlar “Nasıl olsa kimse bizi dinlemiyor” demeye başladığında yalnızca su kaynaklarımızı değil, toplumsal güvenimizi de tüketmeye başlarız.
İklim değişiyor.
Su kaynakları zorlanıyor.
Bunu artık herkes söylüyor.
Ama vatandaş konferanslardan ve planlardan sonra tek bir şeyi bilmek istiyor:
Çözüm nerede?
Ve daha önemlisi:
Bu çözüm herkese eşit mi?
Çünkü mesele yalnızca ülkemizin yaşam suyu değildir.
Mesele, ülkemizin yaşama karşı güven duygusudur.
Suyu koruyamazsak yaşam zorlaşır.
Ama insanın umudunu ve adalet duygusunu koruyamazsak çok daha büyük bir şeyi kaybederiz:
Birlikte yaşama güvenini.
Belki de artık hepimizin kendisine sorması gereken soru şudur:
ÜLKEMİZİN YAŞAM SUYU ÇEKİLİRKEN, YAŞAMA GÜVENİMİZ DE Mİ ÇEKİLİYOR?