DÜŞÜNCE GÜCÜMÜZE SALDIRI VAR

Çünkü düşünen insanın yapamayacağı şey yoktur.

Düşünce gücümüzü nerede kaybetmeye başladık?

Belki de daha çocuklarımız kreş sıralarındayken başlayan bir ayrışmanın içerisindeyiz. 

İlkokulla birlikte eğitim hayatında farklı imkânlara sahip çocuklar yetişiyor. Zaman içinde bu farklılıklar yalnızca eğitimde değil; hayata bakışta, özgüvende, sorumlulukta ve birbirlerini algılama biçimlerinde de derinleşebiliyor.
Bir tarafta çocuğunun eğitimine kendi emeğiyle yetişmeye çalışan anne ve babalar var.
Çalışıyorlar, evlatlarının peşinden koşuyorlar. Okulun eksiklerini tamamlıyor, gerektiğinde çocuğunun masasını, sandalyesini bile kendileri karşılıyorlar. Çocuğunun başına bir şey gelmesin diye onu gözlemliyor, dinliyor, takip ediyor ve hayatın içinde ona rehber olmaya çalışıyorlar.
Diğer tarafta ise ekonomik imkânları çok daha geniş olan aileler var.

Çocuklarına daha iyi eğitim, daha fazla dil, daha fazla imkân sunabiliyorlar. Bunların hiçbiri elbette kötü değil. Aksine, bir çocuğun iyi eğitim alması büyük bir fırsattır.

Fakat benim sorum başka:
Çocuk dört dil öğrendiğinde, hayatın dilini kim öğretecek?
Beş dil konuşabilir.
En iyi okullarda okuyabilir.
En pahalı eğitimleri alabilir.

Ama hayatın sorumluluğunu ne kadar öğrendi?
Bir başarısızlıkla karşılaştığında ne yapacak?

Bir emek verdiğinde onun değerini bilecek mi?

Kaybettiğinde yeniden ayağa kalkabilecek mi?

İşte benim baktığım yer burası.

Çünkü eğitim yalnızca diploma değildir.
Eğitim; karakterdir.
Eğitim; sorumluluktur.
Eğitim; vicdandır.
Eğitim; başkasının emeğine saygıdır.
Ve eğitim, hayatın kendisiyle karşılaştığımızda ne yaptığımızdır.

PARA HER ŞEYİ ÖĞRETEMEZ

Bazen çocuklarımızı koruduğumuzu düşünürken onları hayatın gerçeklerinden uzaklaştırabiliyoruz.

Her sorun para ile çözüldüğünde çocuk, çözüm üretmeyi öğrenemeyebilir.

Her başarısızlık başkası tarafından telafi edildiğinde mücadele etmeyi öğrenemeyebilir.

Her kapı onun için açıldığında, kapalı bir kapının önünde ne yapacağını bilemeyebilir.

Hatta zaman zaman çocuklardan, “Babam parasını verir, diplomayı alırım” gibi sözler duyuyoruz.
Ben bunları duyduğumda bir anne olarak değil, yıllardır çocuklarla ve insanlarla iletişim içerisinde olan biri olarak düşünüyorum:
Biz çocuklarımıza ne bırakıyoruz?
Bir diploma mı?
Bir servet mi?
Yoksa güçlü bir kişilik mi?

Elbette bütün varlıklı aileleri aynı kefeye koymuyorum. Çok büyük imkânlara sahip olup çocuklarını emek, sorumluluk ve vicdanla yetiştiren aileler de var.
Ama paranın eğitimin önüne geçtiği yerde ciddi bir soru işareti oluşuyor.

Çünkü para çocuğun önüne imkân koyabilir.
Fakat karakteri satın alamaz.

ASIL UÇURUM NEREDE?

Bugün belki fark etmiyoruz.
Ama gelecekte farklı eğitim ve yaşam deneyimleriyle yetişen gençler aynı iş hayatında karşılaşacak.

Bir tarafta zorluklarla mücadele ederek okuyan, belki okuldan sonra çalışan, kendi ihtiyaçlarını karşılamak için emek veren bir genç...

Diğer tarafta hayatının büyük bölümünde ekonomik engellerle karşılaşmadan yetişmiş başka bir genç...

İkisi aynı işyerinde buluştuğunda ne olacak?

Biri yönetici, diğeri çalışan olduğunda aralarındaki fark yalnızca maaş mı olacak?

Yoksa geçmişten gelen hayat deneyimleri, özgüvenleri, birbirlerine bakışları ve güç ilişkileri de bu karşılaşmanın içine girecek mi?

İşte beni düşündüren asıl mesele bu.
Çünkü burada yalnızca ekonomik bir uçurumdan söz etmiyoruz.

Psikolojik bir uçurumdan söz ediyoruz.

Eğer çocuklarımız birbirlerini yalnızca sahip oldukları paraya, okudukları okula veya ailelerinin statüsüne göre değerlendirmeyi öğrenirse, yarının çalışma hayatında bunun sonuçlarını hep birlikte görebiliriz.

Mobbing, küçümseme, dışlama, değersiz hissettirme...

Bunların hepsi yalnızca işyerinde başlamaz.
Bazen çocuklukta öğrenilen bir üstünlük duygusunun devamı 
olarak karşımıza çıkar.

ÇOCUĞUNUZA NE KADAR PARA DEĞİL, NE KADAR HAYAT VERDİNİZ?

Şimdi kendimize dürüstçe soralım.
Çocuğumuza ne kadar para harcadık?

Bunun yanında ona ne kadar zaman ayırdık?
Onu kaç kez gerçekten dinledik?

Kaç kez kendi emeğiyle bir şey başarmasına izin verdik?

Kaybettiğinde yanında olduk ama onun yerine mücadele etmedik mi?
Çünkü siz paranızı kamyonlarla yığsanız bile çocuğunuz ondan ancak alabildiği kadarını alacaktır.

Ama ona düşünmeyi, sorgulamayı, üretmeyi, çalışmayı, paylaşmayı, kaybettiğinde yeniden başlamayı ve insanın değerinin sahip olduklarıyla ölçülmediğini öğretirseniz, o çocuk hayat boyunca taşıyabileceği bir servete sahip olur.
İşte benim “düşünce gücümüze saldırı var” derken anlatmak istediğim tam da budur.

Çocuklarımızın düşünme gücünü, sorgulama yeteneğini ve hayatla kurduğu gerçek bağı kaybetmesine izin vermeyelim.
Çünkü geleceği yalnızca zengin çocuklar ya da yoksul çocuklar kurmayacak.
Geleceği; nasıl yetiştirildiğini unutmayan çocuklar kuracak.

Ve belki de asıl sorumuz şu olmalı:

BİZ ÇOCUKLARIMIZA BİR HAYAT Mİ HAZIRLIYORUZ, YOKSA HAYATIN YERİNE BİR VİTRİN Mİ
KOYUYORUZ?