GÜNLÜKTEN GELEN İLETİ


Okul biter, yıllar geçer, yollar ayrılır. Herkes kendi yaşamının ardına  takılır. Kimi bir kentin kalabalığında yiter, kimi uzak diyarlara gider. Kimi mesleğinin, kimi ailesinin, kimi de düşlerinin  arfından yürür.
Kimi  öğrenciler ise  öğretmenlerinin belleğinde kalır.

Yıllar geçse de…
Bir yüz, bir bakış, bir ses, bir tümce…
Hiç beklenmedik bir anda yeniden belirir.
Tıpkı yıllar önce Tophane Teknik Lisesi'nde öğrencim olan Ferdağ gibi…

───

Bir gün tabletimin ekranında bir ileti belirdi.
Tanımadığım bir isim değildi.
Ferdağ Forsetti…
İtalya'da yaşayan eski öğrencim.
İletjyi  açtım, okudum. 
Yıllar önce kapanmış sandığım bir kapının yeniden aralandığını duyumsadım.

Şöyle yazıyordu:
"Sevgili öğretmenim, nasılsınız? Günlüğüme yazarken sizin üzerimdeki etkinizi tarifliyordum. Sonra hemen sizinle bağlantı kurma isteği doğdu içimde."
Bir süre ekrana baktım.
Bir öğretmen için bundan daha anlamlı kaç tümce olabilir?
Bir öğrenciniz yıllar sonra, dünyanın bir başka ülkesinde, kendi günlüğünün başına oturuyor ve sizi  anımdıyorsa…
Üstelik sizi yalnızca  anımsamakla kalmıyor, üzerindeki etkinizi anlatmaya çalışıyorsa…
O zaman anlarsınız ki öğretmenlik, ders saatleriyle sınırlı bir meslek değildir.
Öğretmenlik, insanın yaşamına  dokunmaktır.
Bazen bir tümceyle...
Bazen bir bakışla…
Bazen de ayırfında  bile olmadan.

───

Ferdağ'ı düşündüm.
Yıllar önceki sınıfa gittim.
Tophane Teknik Lisesi'nin koridorlarında dolaştım zihnimde. Genç yüzler, sıralar, dersler, teneffüsler…
O yılların telaşı içinde kim bilir kaç öğrencinin yaşamına  dokunmuştuk.
Ama onların yaşamında ne kadar iz bıraktığımızı çoğu zaman bilemezdik.
Çünkü öğretmen, öğrencisinin geleceğini göremez.
Bir tohum eker.
Toprağa düşen o tohumun ne zaman filizleneceğini, hangi yöne doğru büyüyeceğini, hangi çiçekleri açacağını bilemez.
Yıllar sonra bir gün…
Uzaklardan bir ses gelir.
"Öğretmenim, ben hâlâ o tohumun açtığı çiçeklerden biriyim."
İşte Ferdağ'ın mesajı, bana bunu söylüyordu.

───

Sonra öğrendim ki Ferdağ'ın yaşamında  yazmak önemli bir yer edinmişti.
Öğrencilik yıllarında günlük tutmaya başlamıştı.
Belki de kimsenin bilmediği duygularını, düşüncelerini, hayallerini o sayfalara emanet etmişti.
Bir genç kızın kendi iç dünyasına açılan küçük bir pencereydi günlük…
O günlerde belki yalnızca yaşadıklarını kaydediyordu.
Ama farkında olmadan yazmayı öğreniyordu.
Kendini anlatmayı…
Duygularını sözcüklere dönüştürmeyi…
Bir tümcenin arfından başka bir tümce kurmayı…
Ve yıllar geçti.
O günlüklerin sayfalarından öyküler doğdu.
Ferdağ bugün İtalya'da yaşıyor.
Çevirmenlik yapıyor.
Başka dillerin dünyasıyla kendi dilinin arasında köprüler kuruyor.
Bir yandan da öyküler yazıyor.
Demek ki yıllar önce tuttuğu günlük, onu bugünkü yazarlık yolculuğuna taşımış.
Bir öğrencinin eline aldığı kalem, yıllar sonra bir yazarın kalemine dönüşmüş.
Ne güzel!

───

İletinin  ilk  tümcesini yeniden okudum:
"Sevgili öğretmenim, nasılsınız?"
Ne kadar sade…
Ne kadar içten…
Ne kadar tanıdık…
Oysa bu birkaç sözvüğün içinde yıllar vardı.
Bir öğretmen vardı.
Bir öğrenci vardı.
Bir okul vardı.
Bir sınıf vardı.
Bir günlük vardı.
Ve aradan geçen koskoca yıllar vardı.
İtalya ile Bursa arasında uzanan binlerce kilometrelik mesafeye karşın , bir ileti bütün uzaklıkları ortadan kaldırmıştı.
İşte eğitim dediğimiz şey de biraz böyle değil miydi?
Yıllar önce aynı sınıfta bulunan iki insan, yaşamın  onları farklı coğrafyalara savurmasına karşın , bir gün yeniden buluşabiliyordu.
Çünkü öğretmenlik, zamanın silemediği bağlar kuruyordu.

───

Ferdağ'ın  ileyisini okurken bir başka şeyi daha düşündüm.
Bir öğrencinin yazmaya başlaması…
Bunun bir öğretmenin üzerinde bıraktığı etkinin sonucu olduğunu söylemek belki kolay değildi.
İnsan, başkasının  yaşamındaki yerini çoğu zaman kendi gözleriyle göremez.
Bir öğrencinin hangi sözden  hangi tümceden etkilendiğini…
Hangi dersten esin  aldığını…
Hangi davranışı kendisine örnek aldığını…
Bilemez.
Belki bir gün sınıfta söylediğiniz bir söz, yıllar sonra bir öğrencinizin yaşamında yeniden karşınıza çıkar.
Belki bir öğrenciniz, yıllar sonra yazdığı bir öykünün bir yerinde sizden izler taşır.
Belki de dünyanın öteki ucunda tuttuğu günlüğün bir sayfasında adınızı anımsar.
İşte o zaman anlarsınız:
Öğretmenlik, geleceğe yazılan bir mektuptur.
Ve o mektubun ne zaman, nerede, kimin elinde açılacağını kimse bilemez.

───

Ferdağ'ın mesajı, benim için yalnızca geçmişten gelen bir selam değildi.
Aynı zamanda bir öğretmene verilmiş en güzel armağanlardan biriydi.
Çünkü öğrencilerimizin başarılarıyla gurur duyarız.
Bir meslek sahibi olmalarıyla seviniriz.
Hayatta iyi yerlere gelmeleriyle mutlu oluruz.
Ama onların içlerindeki yeteneği keşfetmeleri ve o yeteneğin peşinden gitmeleri bambaşkadır.
Ferdağ, öğrencilik yıllarında günlük tutmuş.
Sonra o günlüklerin sayfalarından yürüyerek öykülere ulaşmış.
Bugün İtalya'da başka bir yaşamın  içinde, başka bir dilin ve kültürün arasında yaşıyor.
Ama yazarken hâlâ kendi iç sesini dinliyor.
Ve yıllar sonra o iç ses, onu eski öğretmenine götürüyor.
Bir mesaj yazıyor:
"Günlüğüme yazarken sizin üzerimdeki etkinizi tarifliyordum. Sonra hemen sizinle bağlantı kurma isteği doğdu içimde."
Bir öğretmenin bütün yaşamı, işte böyle tek bir mesajın içinde anlam kazanır.

───

O gün Ferdağ'ın mesajını okuduktan sonra uzun süre düşündüm.
İnsan, yaşamında kaç kişiye dokunabilir?
Kaç insanın yoluna küçük bir ışık bırakabilir?
Kaç öğrencisinin geleceğinde görünmeyen bir iz olabilir?
Bunun yanıtını bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var:
Öğretmenlik, sınıfta başlayıp okulun kapısında biten bir meslek değildir.
Öğretmen, öğrencisinin yaşamına bazen bir sözcük bırakır.
Öğrenci o sözcüğü  yıllarca taşır.
Bir gün bir deftere yazar.
Sonra o defterden bir öykü çıkar.
Öyküden bir kitap doğar.
Ve yıllar sonra, o kitabın görünmeyen bir sayfasından bir mesaj yükselir:
"Sevgili öğretmenim, nasılsınız?"
İşte o anda öğretmen anlar.
Yıllar önce sınıfta söylediği bir söz, bir öğrencisinin hayatında hâlâ yaşamaktadır.
Ve insan, bundan daha büyük bir öğretmenlik ödülü olmadığını düşünür.
Ferdağ'ın İtalya'dan gönderdiği o mesajı okurken yüzümde bir gülümseme, içimde bir mutluluk belirdi.
Geçmişle bugün arasında ince bir köprü kurulmuştu.
Köprünün bir ucunda Tophane Teknik Lisesi'ndeki genç bir öğrenci…
Diğer ucunda İtalya'da yaşayan, çeviriler yapan ve öyküler yazan bir yazar vardı.
Köprünün tam ortasında ise bir günlük duruyordu.
Ve o günlüğün sayfalarında, yıllar önce bir öğretmenin bıraktığı iz…
Belki de öğretmenliğin en güzel yanı buydu.
İnsan, öğrencilerine bir şeyler öğrettiğini sanır.
Oysa yıllar sonra anlar ki…
Asıl büyük ders, öğrencilerinin yaşamlarında bıraktığı izleri görmekmiş.
Ve bazen o iz, binlerce kilometre öteden gelen birkaç tümceyle yeniden görünür olur.
"Sevgili öğretmenim, nasılsınız?"
İşte o an, yılların bütün yorgunluğu bir anda silinir.
Ve öğretmen, içinden sessizce şöyle der:
"İyiyim Ferdağ… Çok iyiyim. Çünkü sen hâlâ yazıyorsun."

Zeki BAŞTÜRK