
GÜVENMEK, İNANMAK, BAŞARMAK
Başarı nedir?
Zekânın, yeteneğin, çalışmanın, disiplinin bir sonucu mudur? Yoksa insanın kendisine duyduğu güvenin, başkalarının ona duyduğu inancın ve “Sen bunu başarabilirsin.” tümcesinin görünmeyen gücü müdür?
Belki de başarı, sandığımızdan çok daha önce başlar. Bir insanın eline aldığı kalemle, çözdüğü bir soruyla, kazandığı bir sınavla değil; kendisine inanıldığı anda başlar.
Bir okul müdürünün üç öğretmene söylediği birkaç tümce, bunun çarpıcı bir örneğidir.
Öğretmenlere, “Siz okulun en başarılı ve en uzman öğretmenlerisiniz.” denildi. Ardından onlara üstün zekâlı olduğu söylenen doksan öğrenci emanet edildi. Öğretmenler kendilerine duyulan güvenin sorumluluğuyla çalıştı. Öğrenciler de kendilerinden büyük başarılar beklendiğini bilerek çaba gösterdi.
Yıl sonunda ortaya çıkan sonuç şaşırtıcıydı: Öğrenciler, diğer öğrencilerden çok daha başarılı olmuştu. Oysa gerçek sonradan ortaya çıktı.
Öğrenciler üstün zekâlı değildi. Öğretmenler de okulun en başarılı öğretmenleri değildi. Her iki grup da rastlantısal olarak seçilmişti.
Değişen neydi?
Onlara yüklenen anlam.
Öğretmenler kendilerine güvenildiğini düşündüler. Bu güven, onların çalışma biçimini değiştirdi. Daha çok çaba gösterdiler, daha fazla sorumluluk aldılar, karşılaştıkları güçlükler karşısında daha dirençli oldular. Öğrenciler ise kendilerine inanıldığını hissettiler.
İşte asıl mucize burada başladı.
Çünkü insan, kendisinden beklenildiğini hissettiğinde çoğu zaman kendisindeki gücü keşfetmeye başlar. Eğitim yalnızca bilgi aktarmak değildir. Bir öğretmen öğrencisine matematik öğretebilir, tarih anlatabilir, bir şiirin güzelliğini gösterebilir. Ama iyi bir öğretmen bundan daha fazlasını yapar. Öğrencisinin gözlerinin içine bakar ve ona şunu hissettirir:
“Sen yapabilirsin.”
Bu tümce bazen bir ders kitabından, bir sınavdan, hatta alınan yüksek bir nottan çok daha değerlidir. Çünkü çocuklar yalnızca öğretmenlerinin anlattıklarını değil, öğretmenlerinin kendileri hakkındaki düşüncelerini de öğrenirler.
Sürekli “Sen başarısızsın.” denilen bir çocuk, zamanla başarısız olduğuna inanabilir.
“Sen tembelsin.” denilen çocuk, tembelliği bir kimlik gibi taşıyabilir.
“Sen yapamazsın.” denilen çocuk, daha denemeden vazgeçebilir.
Ama “Sana güveniyorum.” denilen çocuk, yeniden ayağa kalkabilir.
“Bunu başarabileceğine inanıyorum.” denilen çocuk, daha önce hiç kullanmadığı bir gücü keşfedebilir. Demek ki eğitimde yalnızca ne öğrettiğimiz değil, öğrencimize nasıl baktığımız da önemlidir.
Kimileyin bir insanın yaşamını değiştiren şey büyük olanaklar değildir.
Bir öğretmenin sözüdür.
Bir annenin güvenidir.
Bir babanın cesaretlendirmesidir.
Bir arkadaşın “Ben senin yanındayım.” demesidir.
Bir yöneticinin çalışanına duyduğu güvendir.
Bir insanın, başka bir insanın içindeki cevheri fark etmesidir.
Hepimizin yaşamında bize inanan birilerinin izleri vardır.
Belki bir öğretmenimiz…
Belki ilk yazımızı beğenen bir arkadaşımız…
Belki “Sen bunu yaparsın.” diyen bir yakınımız…
Belki de herkesin vazgeçtiği bir anda elimizden tutan biri…
Çoğu kez başarı öykülerinin görünen kahramanı bizizdir; fakat görünmeyen kahramanları, bize inanan insanlardır. Ne yazık ki eğitim sistemimizde bazen çocukları daha en başından etiketliyoruz.
“Başarılı öğrenci…”
“Başarısız öğrenci…”
“Zeki çocuk…”
“Yaramaz çocuk…”
“Ders çalışmıyor…”
“Bu çocuktan bir şey olmaz…”
Oysa çocukların geleceğini belirleyen bu etiketlerin kendisi değil, onların bu etiketlere nasıl tepki verdiğidir. Bir çocuğa yıllarca başarısız olduğu söylenirse, başarısızlığı kabullenebilir. Ama ona yeni bir fırsat verilir, yeteneği keşfedilir, emeği takdir edilir ve güvenilirse öyküsü değişebilir.
Çünkü insan sabit bir varlık değildir.
Gelişir.
Değişir.
Öğrenir.
Kendini aşar.
Bugün yapamadığını yarın yapabilir.
Yeter ki ona kendisini yeniden deneme fırsatı verilsin.
Burada önemli bir noktayı da unutmamak gerekir:
İnanmak tek başına yeterli değildir.Güven, çalışmayla birleşmelidir. Bir öğrencinin başarılı olabileceğine inanmak kadar, ona doğru yöntemleri öğretmek; eksiklerini tamamlamak; hata yapmasına izin vermek; sabırla yol göstermek de gerekir. Çünkü gerçek eğitim, boş bir özgüven üretmek değil, özgüveni emekle buluşturmaktır.
“Sen yapabilirsin.” demek önemlidir. Ama ardından “Gel, birlikte nasıl yapabileceğimizi bulalım.” diyebilmek daha önemlidir.
Yaşam da böyledir.
Bazen kendimize güvenimizi yitiririz. Bir başarısızlık yaşar, bir kapının yüzümüze kapanmasıyla bütün kapıların kapandığını düşünürüz. Oysa belki de gereksinimimiz olan tek şey, birinin omzumuza dokunup:
“Henüz bitmedi. Yeniden deneyebilirsin.”
demesidir.
İnsan bazen kendisine olan inancını başkasının gözlerinde yeniden bulur. Bu yüzden çevremizdeki insanlara karşı kullandığımız dil çok önemlidir. Bir tümce kırabilir. Bir tümce iyileştirebilir. Bir tümce umutsuzluğa sürükleyebilir. Bir başka tümce ise insanın hayatında yeni bir başlangıcın kapısını açabilir.
Belki de hepimizin kendimize sormamız gereken soru şudur:
“Ben çevremdeki insanların hangi yönünü büyütüyorum?”
Eksiklerini mi?
Yanlışlarını mı?
Başarısızlıklarını mı?
Yoksa potansiyellerini mi?
Çocuklarımızın, öğrencilerimizin, arkadaşlarımızın, çalışma arkadaşlarımızın ve hatta yaşamımıza kısa süreliğine dokunan insanların iyi taraflarını görebiliyor muyuz?
Onlara güveniyor muyuz? Onların yapabileceklerine inanıyor muyuz?
Çünkü insan, kendisine nasıl bakıldığıyla da büyür. O okul müdürünün öyküsündeki asıl başarı, ne öğrencilerin üstün zekâlı olmasıydı ne de öğretmenlerin okulun en başarılı öğretmenleri olması… Asıl başarı, onların başarılı olabileceklerine inandırılmalarıydı.
Bu öykü bize önemli bir gerçeği anımsatıyor:
Bir insana güvenmek, ona yalnızca bir sorumluluk vermek değildir. Ona kendi gücünü görme fırsatı vermektir. Bir çocuğa inanmak, yalnızca onu motive etmek değildir. Onun geleceğine ışık tutmaktır. Bir öğretmene güvenmek, yalnızca ondan başarı beklemek değildir. Onun mesleki özgüvenini güçlendirmektir. En önemlisi ise bir insana inanmak, onun henüz gerçekleştirmediği bir başarının ilk adımını atmaktır.
Bu nedenle bazen başarıyı ararken çok uzağa bakmaya gerek yok. Önce güvenelim. Sonra inanalım. Ardından emek verelim. Çünkü çoğu zaman yol şöyle başlar:
GÜVENMEK…
İNANMAK…
ÇALIŞMAK…
VE BAŞARMAK.
İnsanın içindeki en büyük güç, kendisine “Sen yapabilirsin.” diyen bir sesin varlığıdır. Bazen o ses, bir öğretmenin sesidir.Bazen bir annenin…
Bazen bir babanın… Bazen bir dostun…
Bazen de insanın kendi içinden yükselen sestir.
Yeter ki o sesi susturmayalım. Çünkü inanılan insan, kendisine inanmayı öğrenir. Kendisine inanan insan ise, çoğu zaman sandığından çok daha fazlasını başarabilir.
Zeki BAŞTÜRK