BİR ÇOCUĞUN GÖZLERİNDEN BABA ÖZLEMİ: “BAHARIM OL GEL BABA”
Kimi ayrılıklar , üzerinden yıllar geçse de insanın yüreğinde ilk günkü sıcaklığını, ilk günkü sızısını korur. Hele bu ayrılık bir çocukla babası arasındaysa… Çocuk, zamanın ne olduğunu bilmez. Gurbete giden babanın neden uzaklara gittiğini, ne kadar süre sonra döneceğini tam olarak anlayamaz. Bildiği tek şey vardır: Babası yoktur. Sona Polat Bilgin’in Baharım Ol Gel Baba adlı anı romanı, işte böyle bir çocukluk özleminin içinden doğuyor.
Çalışmak, ailesine daha iyi bir gelecek hazırlamak, çocuklarının geleceğini güvence altına almak isteyen bir babanın gurbet yolculuğuyla başlayan olaylar, geride kalan ailenin yaşamına ve özellikle küçük Sona’nın dünyasına uzanıyor.
Baba gider…
Evde ise bekleyiş başlar.
Bir çocuğun dünyasında baba, yalnızca evin geçimini sağlayan kişi değildir. Baba; elinden tutan, başını okşayan, yanında olduğunu hissettiren, çocuğun kendisini güvende hissetmesini sağlayan bir varlıktır. Bu nedenle babanın yokluğu, yalnızca fiziksel bir ayrılık değildir. Çocuğun dünyasında büyük bir boşluktur.
Sona Polat Bilgin, bu boşluğu bir yetişkinin diliyle değil, çocuğun gözleriyle anlatıyor. Yanında babası bulunan çocuklara imrenen, onların babalarıyla kurduğu ilişkiye özenen küçük Sona; kendi babasının yokluğunu daha derinden hissediyor. Çocuk aklıyla soruyor, bekliyor, özlüyor… Belki zaman zaman kırılıyor. Ama baba sevgisi, bütün bu kırgınlıkların üzerinde yaşamaya devam ediyor. İşte romanın en etkileyici taraflarından biri burada ortaya çıkıyor.
Sona, babasını anlatırken aslında babasız büyüyen bütün çocukların duygularına tercüman oluyor. Ama kitap yalnızca çocuklara seslenmiyor. Tam tersine, büyüklere de önemli bir soru soruyor: Çocuklarımız için bir gelecek kurmaya çalışırken onların bugününü ne kadar yaşayabiliyoruz?
Baba, ailesi için çalışmaya gider. Belki fedakârlığın en büyüğünü yaptığını düşünür. Uzaklarda çalışır, para kazanır, çocuklarının geleceğini düşünür. Fakat çocuk için geleceğin anlamı farklıdır. Çocuk, gelecekteki güzel günlerden önce bugün babasının yanında olmasını ister. Bu açıdan Baharım Ol Gel Baba, yalnızca bir özlem romanı değildir. Aynı zamanda özveri ile yoksunluk arasındaki ince çizgiyi düşündüren bir eserdir.
Kitabın bir başka önemli yönü ise çocukluk belleğini yaşatmasıdır. Sona Polat Bilgin, “sarı bukleli yaramaz kız” olarak kendi çocukluğuna dönüyor. Çocukluğunun geçtiği toprakları, yaylaları, doğayı, insanları ve gündelik yaşamı yeniden anımsıyor. Böylece kitapta yalnızca bir ailenin hikâyesini değil, bir dönemin yaşam biçimini de görüyoruz.
Yöresel sözcüklerin kullanılması da bu anlatıyı daha gerçekçi ve sıcak kılıyor. Çünkü çocukluk yalnızca yaşananlardan ibaret değildir; sözcüklerle de anımsanır. Bir yöresel sözcük, yıllar önce kalmış bir evin kapısını açabilir. Bir yayla adı, insanı çocukluğunun yollarına götürebilir. Bir koku, bir ses, bir deyim, bir yiyecek, bir eşya…
Ve bir anda insan kendisini yıllar öncesinin dünyasında bulabilir. Sona Polat Bilgin’in anılarını yöresel sözcüklerle anlatması, bu nedenle yalnızca dil açısından bir seçim değildir. Aynı zamanda kültürel belleği koruma çabasıdır.
Romanı okurken insanın aklına ister istemez gurbet öyküleri geliyor. Anadolu insanının yaşamında gurbetin ayrı bir yeri vardır. Ekmek parası için köyünden, kasabasından, ailesinden ayrılan nice baba; ardında eşini ve çocuklarını bırakarak uzaklara gitmiştir. Kimi maden ocaklarında, kimi fabrikalarda, kimi inşaatlarda, kimi başka ülkelerde çalışmıştır. Onlar için gurbet çoğu zaman ekmek kapısıdır.
Geride kalanlar içinse bekleyiş…
Bu nedenle Sona Polat Bilgin’in kişisel anıları, bir noktadan sonra toplumsal bir öyküye dönüşüyor. Bir çocuğun babasına duyduğu özlem, binlerce çocuğun ortak özlemine dönüşüyor. Bir ailenin gurbet öyküsü, Anadolu’nun ortak yazgısını anlatıyor.
Kitabın adına yeniden dönmek gerekirse;
“Baharım Ol Gel Baba…”
Ne güzel, ne hüzünlü bir çağrı…
Bahar; güneştir, çiçektir, yeniden doğuştur, umuttur. Çocuk için baba da biraz bahardır.
Baba geldiğinde evin havası değişir. Çocukların yüzü güler. Evde bir hareket, bir sıcaklık başlar.
Bu nedenle küçük Sona'nın babasına seslenişi yalnızca “gel” değildir.
“Baharım ol, gel.”
Yani:
Gel ki içimdeki kış bitsin.
Gel ki çocukluğum tamam olsun.
Gel ki özlem dinsin.
Gel ki evimiz yeniden şenlensin.
Sona Polat Bilgin’in Baharım Ol Gel Baba adlı anı romanı, bir çocuğun geçmişe dönüp baktığında gördüğü babasını anlatıyor. Fakat bu bakış yalnızca geçmişe yönelik değil. Bugünün anne babalarına da sesleniyor. Çocukların yalnızca iyi bir geleceğe değil, iyi bir çocukluğa da gereksinimi. var. Çocukların yalnızca sofralarında ekmek değil, gönüllerinde sevgiye de gereksinim var. Çocukların gelecekte anımsayacakları şey yalnızca kendileri için yapılan fedakârlıklar değil; birlikte geçirilen zamanlar, bir babanın eli, bir annenin sesi, bir evin sıcaklığıdır.
Bu yüzden Baharım Ol Gel Baba, bir çocuğun babasına yazdığı uzun bir özlem mektubu gibi okunabilir. Ama o mektubun satır aralarında hepimize yönelik bir çağrı vardır:
Çocuklarımızın geleceğini kurarken onların çocukluğunu ellerinden almayalım.
Çünkü bazı şeylerin telafisi yoktur.
Çocukluk geçer.
Yıllar geçer.
İnsan büyür.
Ama küçük bir kız çocuğunun yüreğinde kalan “Baba, seni bekledim.” duygusu, insanın peşini ömür boyu bırakmaz.
Sona Polat Bilgin, sarı bukleli, yaramaz küçük Sona’yı yıllar sonra yeniden bulmuş. Onun gözlerinden dünyaya bakmış. Babasını, ailesini, gurbeti, yaylaları ve çocukluğunun topraklarını yeniden anımsamış.
Ve bize de şunu anımsatmış:
Kimi. insanlar uzaklara gider; ama kimi. özlemler insanın içinde hep çocuk kalır.
Baharım Ol Gel Baba, işte o çocuk özleminin kitabıdır.
Kalemine, yüreğine sağlık Sona Polat Bilgin.
Zeki BAŞTÜRK