ÇARESİZLİĞE SÜRÜKLENEN İNSANLIĞIN FERYADINI KİM GÖRÜYOR?

Bir insanı önce ekonomik olarak yoksullaştırıp sonra yalnızlığa terk ederseniz, ondan yarınlara umutla bakmasını nasıl beklersiniz?

Bugün çalıştığı hâlde kirasını ödeyemeyen, yaşam mücadelesi verirken sosyal çevresinden kopan, yeniden hayata tutunmaya çalışırken görünmez hâle gelen kaç insan var?

Tıpkı bir köşeye bırakılıp susuz unutulan çiçekler gibi… İnsanlar da ilgiye, güvene, desteğe ve insanca yaşayabilecekleri koşullara ihtiyaç duyar. Ama biz çoğu zaman çiçeğin neden solduğunu sorgularken onu susuz bırakan koşulları görmezden geliriz.

Bir insanın yoksullaşması yalnızca parasını kaybetmesi değildir.

- Barınma güvencesini kaybetmesidir.
- Sosyal çevresinden uzaklaşmasıdır.
- Emeğinin karşılığıyla geçinememesidir.
- Hakkını ararken daha da güçsüz düşmesidir.
- Yarınlara dair umudunu yitirmesidir.
- Canının çektiği bir dondurmayı bile düşünmeden alamayacak hâle gelmesidir.

Peki, tek maaşla kirasını ödeyemeyen, çalıştığı hâlde yoksulluktan çıkamayan insanlara kim el uzatacak? Borç yükü altında ezilenlerin ödeme gücü, barınma hakkı ve yaşam koşulları ne zaman gerçekten dikkate alınacak?

Bir toplum insanlarından çalışmasını, üretmesini ve geleceği kurmasını bekliyorsa, önce onların insanca yaşayabilmelerini sağlamanın yollarını aramalıdır.

Eğer bir devlet, vatandaşlarının insanca yaşayabilmesi için gerekli koşulları oluşturmakta yetersiz kalıyorsa, çözüm üretmek zorundadır. Barınma, sosyal destek ve adil çalışma imkânları güçlendirilmelidir.

Bunun yanında, kendi isteğiyle başka bir ülkede yeni bir hayat kurmak isteyen vatandaşlara da yasal ve gerçekçi seçenekler sunulamaz mı? İsteyenlerin, başvurabilecekleri ülkeler ve yasal göç programları hakkında bilgilendirildiği; çalışma hakkı, yaşam maliyetleri, ücretler ve sosyal güvenceler bakımından koşulların açıklandığı programlar oluşturulamaz mı?

Neden gönüllü, güvenli ve yasal bir yeni başlangıcın kapıları da değerlendirilmesin? Şartları karşılayan ve gitmek isteyen insanlara, ilgili ülkelerle yapılacak anlaşmalar çerçevesinde çalışma ve yerleşme imkânları sağlanması için devlet öncülük edemez mi?

İnsanlar kendi ülkelerinde kirasını ödeyemiyor, temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor, emeğiyle yaşayamıyor ve en küçük mutluluklardan bile mahrum kalıyorsa, bu durum karşısında kimse yalnızca sabretmelerini beklememelidir.

Kimse çaresizliğe mahkûm edilmemeli. Kimse görünmez olduğu için unutulmamalı.

Susuz bırakılan çiçeklerin açmamasına şaşırmayalım. Görülmeyen insanların sessizliğini de kabulleniş sanmayalım.

Ve şimdi soruyoruz:

Kadın, erkek fark etmeksizin, kendi ülkesinde çalıştığı hâlde kirasını ödeyemeyen ve insanca yaşayamayan insanlara başka seçenekler'de  sunulmalıdır. Devlet, gönüllü olarak başka bir ülkede yaşamak isteyen vatandaşlarına, ücretlerin ve yaşam maliyetlerinin insanca geçinmeye elverişli olduğu ülkeleri göstermeli; yasal çalışma ve yerleşme yollarını araştırmalı, mümkünse ilgili ülkelerle anlaşmalar yaparak bu geçişe destek olmalıdır.
İnsanlar yalnızca hayatta kalmak için değil, insanca yaşamak için çalışmalı. Çalıştığı hâlde geçinemeyen insana çaresizlik değil, gerçek seçenekler sunulmalıdır.

" Belki de insanlığı iyileştirmenin ilk adımı, insanlara yeniden yaşama umudu vermektir.”

ÇARESİZLİĞE SÜRÜKLENEN İNSANLIĞIN FERYADINI KİM GÖRÜYOR?