NEREDE BİZİM ESKİ DOKTORLARIMIZ?
Nerede bizim eski doktorlarımız?
Hani torpilin geçmediği…
Herkesin sırasını beklediği…
Ama insanların doktoruna güvendiği o günler?
Eskiden insan doktora gittiğinde yalnızca bedenine bakılacağını düşünmezdi.
Doktor, insanın yüzüne bakardı.
Gözlerine bakardı.
Sesini dinlerdi.
Hatta bazen hastalığın kendisinden önce insanın ruhundaki yarayı görürdü.
“Ne yaşadın teyze sen?”
“Neden bu hale geldin?”
“Seni kim üzdü?”
Belki de tedavi, daha reçete yazılmadan orada başlardı.
Çünkü eski doktorlarımız bilirlerdi:
İnsan yalnızca bedenden ibaret değildir.
Bugün ise ne yazık ki birçok insan birkaç dakikaya sığdırılmış muayenelerin içinde kendisini bir insan değil, adeta bir işlem olarak hissediyor.
Dört-beş dakikada muayene…
Birkaç soru…
Birkaç tahlil…
Bir reçete…
Sıradaki!
Elbette bütün hekimleri aynı kefeye koyamayız. Mesleğini büyük bir özveriyle yapan, hâlâ hastasına insan gibi yaklaşan çok değerli doktorlarımız var.
Ama sistemin insanı giderek robotlaştırdığı da inkâr edilemez.
Ve burada çok önemli bir şeyi unutuyoruz:
İnsanları robot gibi görmeye başlayan meslekler, bir süre sonra kendileri de robotlaşır.
Oysa doktorluk, öğretmenlik, hemşirelik, avukatlık, hâkimlik, mühendislik ve daha birçok meslek yalnızca diploma ve teknik bilgiyle ayakta kalmaz.
Mesleklerin ruhu vardır.
Mesleğin vicdanı vardır.
Mesleğin insan tarafı vardır.
Bir doktor, karşısındaki insanın yalnızca kırık kemiğine değil, korkusuna da bakabilmeli.
Bir trafik olayından sonra insanın yaşadığı kaygıyı, paniği, yürürken yeniden araç çarpacakmış gibi hissetmesini de sorgulayabilmeli.
Çünkü bazı yaralar röntgende görünmez.
Bazı travmalar rapora birkaç kelimeyle sığmaz.
Bir insanın yaşam kalitesinin düşmesi de bir sonuçtur.
İşini kaybetmesi de bir sonuçtur.
Planlarının bozulması da bir sonuçtur.
Günlerce hastane, karakol ve adli süreç arasında sürüklenmesi de bir sonuçtur.
Bütün bunların sonunda insanın ruhunda oluşan yara da bir sonuçtur.
Peki biz bunları ne zaman değerlendirmeye başlayacağız?
Ne zaman insanı yeniden insan olarak göreceğiz?
Belki de asıl mesele burada.
Eğer birbirimize gerçekten insan gibi davranabilseydik, belki kaybetmek üzere olduğumuz değerlerimize de birlikte sahip çıkardık.
Mesleklerimize sahip çıkardık.
Mesleklerin itibarına sahip çıkardık.
Birbirimize sahip çıkardık.
Çünkü toplum dediğimiz şey, yalnızca aynı şehirde yaşayan insanların topluluğu değildir.
Birbirinin hakkını, emeğini ve onurunu koruyan insanların birlikteliğidir.
Bugün ise ne yazık ki giderek daha fazla yalnızlaşıyoruz.
Kimse kimseye destek olmak istemiyor.
Kimse başkasının sorununu kendi sorunu olarak görmüyor.
Herkes kendi derdine düşmüş durumda.
Oysa bir gün herkesin doktorun kapısında hasta, adliyenin kapısında mağdur, okulun kapısında veli, işyerinde çalışan olabileceğini unutuyoruz.
Bugün başkasının yaşadığı haksızlığa sessiz kalırsak, yarın aynı sessizlik bizim kapımızı çaldığında yanımızda kimseyi bulamayabiliriz.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Biz ne zaman bu kadar insanlığımızdan vazgeçtik?
Ve daha önemlisi:
Kaybettiğimiz değerleri yeniden kazanmak için daha ne kadar bekleyeceğiz?
Çünkü insanlığımızı kaybedersek, elimizde diplomalarımız, makamlarımız, unvanlarımız ve mesleklerimiz kalsa bile…
Asıl mesleğimizi kaybetmiş oluruz.
Nerede bizim eski doktorlarımız?
Belki de cevap çok basit:
Onlar hâlâ aramızdalar.
Ama onları yeniden hatırlamaya, onların temsil ettiği vicdanı, merhameti, adaleti ve insanı merkeze alan meslek anlayışını yeniden yaşatmaya ihtiyacımız var.