Silah Bırakma Süreci ve Devlet Aklı 

     Terör, sadece bir şiddet fiili değil aynı zamanda düzenin bozulmasına yönelik irâdi bir sapmadır. Amacı korku oluşturmak değil, düzenin mutlak otoritesini parçalayarak yerine yeni bir hâkimiyet tesis etmektir.

Silahın susması, hakikatin konuşması değildir. Terörün fizikî boyutunun sona ermesi, onun ideolojik ya da diplomatik tezahürlerini ortadan kaldırmaz.

Bir terör örgütü olan PKK'nın silah bırakma kararı aldığını görüyoruz. Bu kararın kendisi, eğer mutlak bir zorunluluktan (örneğin askeri, siyasî veya dış baskılardan) doğuyorsa, özü itibariyle bir yenilgidir; ancak sonuçları itibariyle yeni fırsatların ve tehditlerin doğduğu karmaşık bir düzlemdir. Bu düzlem, akılla çözülmediği sürece yanılgılar doğuracaktır.

     Türkiye’nin Menfaatleri ve Beklenen Neticeler:

Devletin menfaati, öncelikle kendi iç bütünlüğünü ve vatandaşlarının güvenliğini sağlamaktır. PKK'nın silah bırakması bu bağlamda ilk bakışta menfaatle örtüşür gibi görünse de, burada temel bir ayrım yapmak zorunludur: Bu bir barış değil, pozisyon değişimidir. Terör artık dağdan şehre değil, siyasetten diplomasinin girift koridorlarına, diaspora faaliyetlerine ve uluslararası hukuk alanlarına çekilmektedir.
Bu bağlamda PKK silah bıraksa bile, onun varoluş nedeni ortadan kalkmadıkça, terör farklı formlarda ve rollerde devam eder.

Dolayısıyla Türkiye, bu yeni durumda dört boyutlu bir strateji izlemelidir:

* İdeolojik Mücadele: Silahsızlanan yapının, söylem üretme alanlarında güç kazanmasına karşı kamu düzenini ve eğitim mekanizmalarını tahkim etmek.

* Siyasi Denetim: Terörle ilişkili yapıların yasal zeminlerde legalize edilmesine karşı hukukî refleksler geliştirmek.

* Güvenlik Kapasitesini Korumak: Silahlı tehdidin ortadan kalktığı sanrısına kapılmadan, istihbarat ve saha hâkimiyetini sürdürmek.

* Toplumsal Birlik: Her türlü etnik ya da mezhebi ayrışmayı provoke eden yapılara karşı sivil bir ulusal bütünlük tesis etmek.

            Avrupa’nın İkiyüzlü Rasyonalitesi:    

Burada Avrupa devletlerinin davranışlarını anlamak için, rasyonaliteyi değil, çıkar maksimizasyonunu temel alan bir modelleme gereklidir. Avrupa için PKK, Türkiye’yi dengelemede kullanılan bir basınç aracı, bölgesel kaosu yönetilebilir kılacak bir unsur, yer yer de Orta Doğu’daki jeopolitik yeniden dizilimin taşeronudur.

Bir devlet, kendisinin doğrudan tehdit algılamadığı bir unsuru başka bir devlet üzerinde baskı kurma amacıyla araçsallaştırabilir. Bu, adaletsizliktir ama rasyonel çıkar davranışıdır.

Dolayısıyla PKK'nın silah bırakması, Avrupa için bir "zayıflama" değil, bu örgütü daha kabul edilebilir, daha "demokratik ambalajla" sunulabilir hâle getirme fırsatıdır. Brüksel’de, Paris’te, Berlin’de artık silahlı değil, sözde kültürel, siyasî ve etnik haklar üzerinden yeniden şekillenmiş bir söylem inşa edilecektir. Terör söylemle meşrulaştırılacak, kurşun ekranla temize çekilecektir.

 * İran’ın Sinsi Hesabı: Mezhebin Gölgesinde Stratejik Derinlik

  İran’ın aklı, ideolojiden değil, devlet aklından doğan bir sürekliliktir. Onun için “müttefiklik” ya da “düşmanlık” sabit değil, araçsal niteliktedir.
 Bugüne kadar İran, PKK’yı hem kendi sınırları içinde bastırmış, hem Türkiye üzerinde dolaylı baskı unsuru olarak kullanmıştır. Şimdi bu örgütün sahadan çekilmesi, İran’a stratejik bir alan açar. Boşalan her güç alanı, ya bir başka güçle dolar ya da mevcut güçler tarafından paylaşılır. Bu, doğanın değil, siyasetin mutlak yasasıdır. 
İran bu boşluğu ya kendi vekil unsurlarıyla ya da yeni “etnik haklar” söylemleriyle dolduracaktır. Bu söylemler, Türkiye’nin doğusundaki sosyolojik yapıyı yeniden hedef alabilir. İran, dini-mezhebi bir çerçevede sunduğu “birlik” söylemini, aslında ayrıştırıcı bir kaldıraç olarak kullanacaktır.

* Türkiye Cumhuriyeti’nin Aklı: Tedbirin Ontolojisi

Devletin varlık nedeni, yalnızca bugünü korumak değil, geleceği düzenlemektir. Türkiye için bu süreç, yalnızca bir terör örgütünün silah bırakışı değil, çok katmanlı bir dönüşüm sürecidir. Devletin bu çok boyutlu tehdide karşı atması gereken adımlar hem sert güç hem yumuşak güç stratejileriyle örülmelidir.

Bu çerçevede:

-Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bölgesel saha kontrolü derinleştirilmelidir.

-Adalet mekanizması, terörle mücadelede hukuki reflekslerini dinamik tutmalıdır.

-Eğitim sisteminde, ideolojik zafiyet üreten açıklar kapatılmalı, millî aidiyet bilinci bilimsel yöntemlerle yeniden üretilmelidir.

-Uluslararası arenada, Türkiye'yi “otoriterleşen” değil, “tehdide rasyonel karşılık veren” devlet olarak konumlayan diplomatik söylem inşa edilmelidir.

Silahın bırakıldığı yerde tehdit bitmez; çünkü tehdit yalnızca kurşunla değil, kelimeyle, görüntüyle, yanılsamayla da var olur. Türkiye, bu yeni düzende, yalnızca dış tehditlere değil, iç zafiyetlerine karşı da aklını mutlak surette işletmelidir. Çünkü var olmak, mücadele etmekle değil, mücadelenin doğasını anlamakla mümkündür.
Çünkü Devlet, ancak düşmanın şekil değiştirme kapasitesini öngörebildiği ölçüde var olur.

Devletimiz, yılanın deri değiştirse dahi  huy değiştirmeyeceğini çok net olarak bilir. 
Türkiye Cumhuriyeti: Devlet aklıyla, stratejisiyle, Millî savunma sistemi ile pan zehirini her dâim hazırda tutar. 

Ezelden ebede; tek devlet, tek bayrak,, tek dil şiarıyla, devletime güvenen bir vatandaş olarak sürecin hayırlı olmasını diliyorum. 
                                Filiz Toklu