Yükselen Aslan ve Kötürüm Bir Rüya Üzerine: Yaratıcı adına ölüm ve imanın maskesi
— Entegrasyonun İhanetinden Fitnenin Haritasına

Hiçbir coğrafya, İslâm dışında hüküm veren kutsallığı hazmedemez. Hele bu kutsallık, yakılmış köylerin, yıkılmış şehirlerin ve üstü örtülmüş toplu mezarların üzerine kuruluyorsa… 

Ortadoğu denen kadim bedende, tarih yalnızca tapınakları değil, kurbanları da kaydeder. Tanrı’nın adıyla yapılan her hamle, tanrısız bir soğukkanlılıkla işlenmişse eğer, inanç artık yalnızca bir araçtır — ve araçlar daimâ kana bulanır.

İsrail’in siyonist aklı, yalnızca bir devlet kurma irâdesi değil, bir tanrının kefaletiyle inşa edilmiş bir soğukkanlılık senfonisidir. Tevrat ve İncil arasında sıkışmış masum coğrafyaların üstüne beton dökülürken, güya göklerden gelen vaatlerle yeryüzündeki çocukların nefesi kesildi. “Tanrı seçti..." dediler — ama kurban hep başkası oldu. Bir taş atıldı Kudüs’te, binlerce bomba düştü Gazze’ye... 
Dualar silah sesleriyle yarıştı, kim daha önce ulaşacak semaya?
İşte burada, kutsal kitapların sayfaları arasında ustaca gezinerek kutsalı kullanmanın en sinsi hâli ortaya çıkar: Adanmışlık adı altında işlenen sistematik bir cinayet... Ve bu, yalnızca silahla değil; zihinle, ekonomiyle, haritalarla ve hikâyelerle de sürdürülür.

İsrail'in istihbaratı bir sınır değil, bir gölge gibidir; varlığı görünmez ama etkisi her yerde. Bu, sıradan bir casusluk değil; varoluşsal bir farkındalıkla örülmüş sonsuz bir teyakkuz hâlidir. Ve biz iftarımızı açarken bile, soframızı, bu gücü vareden siyonist gıdalarla zenginleştirdik... 

Ancak fitne yalnızca siyonizm’den ibaret değil... Doğunun diğer ucunda İran, Zerdüşt’ün külleriyle mayalanmış eski bir kibrin İslam’la evliliğini yaşatıyor. İman kisvesiyle giydirilmiş bir Pers zekâsı, bölgeye yalnızca mezhep değil, bir zihniyet ihracı yapıyor. Şiîliğin içe dönük matemi, dışa dönük sinsiliğe dönüşüyor; bir yanda Kerbela, öte yanda Kudüs... 
Ama ikisi de birer stratejik sembole indirgenmiş artık...

İran’ın Ortadoğu’ya yaydığı şey İslâm değil, İslâm’ın kadim rakibi olan bir ikiyüzlülük... 

Dışarıdan secdeyle süslenmiş, içeriden tam teşekküllü bir devlet aklıyla hesaplanmış bir hamleler silsilesi... 
Lübnan’da bir milis, Irak’ta bir vekil hükümet, Yemen’de bir isyan… Hepsi, "ümmet" adıyla paketlenmiş olan aslında eski Pers’in modern kollarıdır. İran, İslam’ı bir inanç olarak değil, bir kartografya aracı olarak kullandı — haritalar çizdi, sınırlar esnetti, zihinleri kodladı.

Ne acıdır ki, bu iki yapı da kutsalı araçsallaştırmanın zirvesini temsil ediyor. Biri Tanrı adına infaz ediyor, öteki Ali adına sinsice kuşatıyor. Ve geriye kalan halklar — ümmetin çocuğu, kavmin yetimi — birbirine bakan, ama birbirini tanımayan kırık aynalar gibi…

Bütün bu süreçte entegrasyon bir aldanış, dayanışma bir tuzak, sadakat ise bir ayakta kalma stratejisine dönüşüyor. Kutsal, artık kimliğin özü değil; kimliğin maskesi... 
Ve maske, ne kadar güzelse o kadar tehlikeli...

Takdir edilesi mi? 
Yalnızca kudretin dilini konuşanlar için, evet. Ama hakikatin peşinden gidenler için bu, bir tufanın habercisidir. Çünkü en büyük felaket, toplumların taklit edilebildiği ve inançların kullanışlı hâle geldiği andır.

İzlemekle yetindik... İnsanlığımızın kokuşmuş bedeni, Türklük şuurunu kaybettiğimizden beri darağacında sallanmaktadır. 

Dünya, o kokuşmuşluk kabuğunu kırıp yeniden hüküm verecek olan "Türk İslâm iradesine" muhtaçtır. 
"Gün doğmakta, anneler ne zaman doğuracak..."

Filiz TOKLU