SUÇU: ŞİİR YAZMAK
1940-50 kuşağı şairi olan Ahmed Arif, 68 Kuşağının şiirleriyle âşık olduğu bir şairdir. Çileli bir yaşamı olmuştur. Değeri bilinmeyen değerli şair, Diyarbakır’da Türkmen bir baba ve Kürt bir anneden dünyaya geldi. O nedenle şiirleri Kızılırmak ve Fırat’ın suları gibi gür ve çağıl çağıl akar.
Bu dünyada (bazı kaynaklara göre) 1927-1991 yılları arasında 64 yıl yaşayan Ahmed Arif, Türk edebiyatının toplumcu gerçekçi ve lirik-epik geleneğinde iz bırakan en önemli şairlerinden. Yarattığı dalgalanmalar, yaşamı boyunca siyasi görüşleri ve şiirleri nedeniyle baskı, gözaltı ve hapis cezaları yaşattı, tek şiir kitabı olan "Hasretinden Prangalar Eskittim" (1968) ile milyonların sevgisini kazanmıştır.
Anadolu adlı şiirinde;
“…Öyle yıkma kendini, / Öyle mahzun, öyle garip... / Nerede olursan ol, / İçerde, dışarda, derste, sırada, / Yürü üstüne - üstüne, / Tükür yüzüne celladın, / Fırsatçının, fesatçının, hayının... / Dayan kitap ile dayan iş ile. / Tırnak ile, diş ile, / Umut ile, sevda ile, düş ile / Dayan rüsva etme beni…”
Böyle şiir yazar da rahat bırakır mı cellatlar, fesatçılar, hayınlar? Bırakmadılar…
O henüz iki yaşındayken annesi ölür. Bazı kaynaklarda Harran kaymakamı olduğu yazan babası yeniden evlenir. İlkokulu Harran’da okur. Sonra parasız yatılı olarak Afyon’da liseyi bitirir. Öğrencilik yıllarında çok çeşitli şairlerin şiirlerini okur.
Ahmed Arif, şiirlerini kafasına yazar son dizesini yerleştirdikten sonra kâğıda döker. Oğlu, kafasında yazılı bir şiirinin son dizesini yazmak için on yedi yıl beklediğini anlatmıştır.
Yazılarımda çocukluğu güven içinde geçen çocukların büyüdüklerinde başlarının dertten kurtulmadığını yazar örnekler veririm. Çünkü arkalarında dağ gibi babaları, aileleri vardır. Cesur olurlar, özgür hisseder; görüşlerini korkmadan dile getirirler.
Baskıcı yönetimler özgürce konuşanı, yazanı, söyleyeni, halkı uyandıranları sevmez. O nedenle toplumu ileri taşıyacak cesur insanların başları beladan kurtulmaz. Bilmezler ki insanlar özgür olmadan üretemezler. Üretim olmazsa gelişme olmaz.
Şiirleri dergilerde çıkan, çoğaltılıp dağıtılan Ahmed Arif, İstanbul Sansaryan Han’da Tabutluk denilen odada ağır işkenceler görür. Heykeltıraş olan oğlu Filinta babasına yapılan işkenceleri anlatıyor:
“İşkence sırasında birkaç kez ölür, doktor yardımıyla kalp masajı yaparak, kalbine adrenalin vererek canlandırıp tekrar işkenceye devam ederler…”
Suçu neymiş? Ne yapmış? Şiir yazmış!
Adiloş Bebe’nin Ninnisi şiirinde;
“…Bunlar, / Engerekler ve çıyanlardır, / Bunlar, / Aşımıza ekmeğimize / Göz koyanlardır, / Tanı bunları, / Tanı da büyü...” demiştir. Vay sen misin bunu diyen?
Bazı dönemlerde yazmak ve konuşmak fiili suçlardan daha fazla cezalandırılmıştır.
İşkence bitip hücreye attıklarında psikolojik işkenceye devam ederler. Hapishanedeyken kendisini büyüten ve çok sevdiği analığından bir telgraf gelir.
“Baban öldü. Ortada kaldı hiçbir şey yapamıyorum.”
“Yıkıldım” der Ahmed Arif “Yıkıldım. İşkencelerin vermediği acıyı bu telgraf verdi.”
O telgraftan sonra hastalanır hastaneye kaldırılır. Hastanede derler ki, öyle bir telgraf yoktu, yalandı. Bu onu daha çok üzer.
İşkencecileri tanımıyoruz, tanımak da istemeyiz ama şairi iyi tanıyoruz; gelecek kuşaklar da tanımaya devam edecektir.
Harbiye cezaevinde yatarken babasının ölüm haberini alır ve bu kez haber gerçektir. “İçeride” şiirini yazar.
Ünlü Eğitimci Yazar Fakir Baykurt, kahvede çay bardağını düşürür kırar. Annesi hiç kızmaz. Yıllar sonra annesine neden kızmadığını sorduğunda annesi:
“O gün sana kızsaydım içindeki aslan ölürdü. Sen de öğrencilerinin içindeki aslanı öldürme.” der.
İnsanın içindeki aslanın ölmesi demek yeteneklerini ortaya çıkaramaması demektir.
Müziği ve romanları dünyaya yayılmış, ünü ülkemiz sınırlarını aşmış, çocukluğu güven içinde geçmiş bir başka sanatçımız Zülfü Livaneli bir söyleşide:
“Büyük dedem Osmanlı paşası, dedem de babam da yüksek yargıçtı. Görüşlerimden dolayı tutukladılar. Babam ziyaretime geldi.
“Sen yüz kızartıcı bir suçtan dolayı burada değil, düşüncelerinden dolayı buradasın. Hiç üzülme.” dedi.”
Livaneli sahte bir pasaportla yurt dışına kaçar da içindeki aslanı öldüremezler. O nedenle üretmeye devam ediyor.
Ahmed Arif o kadar şanslı değildi.
Şiirleri yüzünden dayanılmaz işkencelerden geçirilince korkusundan şiirlerini kâğıda yazamaz belleğinde tutar. Belleğinde tuttuğu şiirleri yayınlayamadan bu dünyadan göçer.
Ne kadar acı bir durum değil mi?
Heykeltıraş olan oğlu Filinta babasına bakarak heykelini yapar. Heykel babasına benzememiştir. “Baba bu sana pek benzemedi” der. Ahmed Arif:
“Boz oğlum aslı buradadır. Yenisini yaparsın.” der. Ertesi gün ölür. Belleğindeki şiirlerini de beraberinde götürür. Ne büyük bir kayıp! …
Vedat Türkali der ki:
“Düşündüğünü söylemekten korkmaya başlarsa bir kişi, düşünmekten de korkmaya başlar.”
Ahmet KOÇAK