
BUDAPEŞTE GEZİM-1
Akacak kan damarda durmaz da harcanacak para cüzdanda durur mu? Durmadı. Reklamların, sosyal medyada gezdiği yerleri, yediği yemekleri, gittiği kentle birlikte öz çekim yapıp bizimle paylaşanların etkisiyle; “benim neyim eksik (paran ve gücün eksik) ben de bir yerlere gitmeliyim” akıntısına kapıldım. Nereye gidersem gideyim kendi resmimle gezdiğim yerlerin resmini çekerim, kimseyle paylaşmam.
Nereye gideyim, diye düşünürken fazla uzak ve masraflı olmasın diye kısa bir araştırmadan sonra Macaristan’ın başkenti, kentlerin sultanı Budapeşte’ye gidip beş gün kalmak istedim. Bir kente gidip bir gün gezip tozmak o kent hakkında yeterli bilgi vermiyor, sanki kenti otobandan görmek gibi bir şey oluyor. İyice anlamak için en az beş gün kalmak, gezmek gereklidir.
Hem onlar da bizimle aynı soydan geliyorlarmış. Kış boyunca yemeyip içmeyip, giymeyip biriktirdiğim paracıklarımı soydaşlarım yesin istedim. Sonuçta Atilla gibi ortak atamız var.
Tatilin her türünü denedim. Özgürlüğüme düşkün olduğumdan dolayı grupla tatil yaptığım zamanlardan; güdülerek tatil yapmanın, bir rehberin şemsiyesi peşinden gitmenin bana göre olmadığını anladım. Geçen yıl kendi başıma Yunanistan gezimde bunu daha derinden hissettim. Ekmek, su alacak, otel kiralayacak, gideceğim yerleri soracak kadar İngilizcem var ve boş duruyor, paslanıyor. Onu kullanmalıydım. Kullandım ve “Airbnb” adında bir siteye girdim. Orada bir doktorla Peşte tarafında Aziz Stefan Bazilikası’nın çok yakınındaki kiralık evi için İngilizce yazışmaya başladım. Türk olduğumu anlayan adam transleyt kullanarak bana Türkçe yanıtlar göndermeye başlamasın mı? Ne de olsa okumuş adam. Günlüğü 2 500 TL’den beş günlük 12 500 TL’yi hesabına gönderdim. Parayı hesabına peşin peşin sayınca sevinmiştir kerata. Binanın bahçe kapısı ve apartman giriş kapısının şifrelerini gönderdi. Ayrıca daire kapısının giriş formülünü de yazmış.
Sıra geldi kredi kartıma hesabımdaki paranın dövize çevrilerek harcanması için talimat vermeye. Onu da zorlukla yaptım. Kart, Türk Lirasını; Dolar istenirse Dolara, Avro istenirse Avro’ya, Macar Salamı (pardon) Forinti istenirse Forintine çevirip ödeme yapıyor. Ne güzel değil mi? Tabi her güzelliğin bir ederi vardır; her harcamada on sent civarında komisyon ücretini de kendi hesabına aktarıyor. Madem hamama girdik; terlemeyi göze almak ve dert etmemek gerekir.
Gidişi otobüsle veya arabamla yapsam bel fıtığım: “Ben o kadar yolculuğa dayanamam sıkıntıdan patlar; seni irezil malamat ederim.” der. Binmeyi hiç istemeden ucuzundan gidiş dönüş uçak bileti aramaya başladım. Onu da budum da gidiş Sabiha Gökçen’den dönüş, Macar Hava Yolları’yla İstanbul Havaalanı’na olacak. Kenti gibi çok büyük olduğu söylenen o havaalanından dönmesem iyi olurdu da daha ucuzu yoktu. Dönüşte zorluk yaşayacağıma kendimi alıştırdım.
Sabiha Gökçen Hava alanına Bursa Büyük Şehir otobüsüyle gittim. 12.45 kalkışlı Pegasus Hava Yolları’nın uçağına bindim. Uçak bir hayli yaşlı gözüküyordu. Kalkarken hava boşluğuna düşer mi, düştü de düştü beni korkuttu. Havadayken hep kendime kızarım; “Uzak yerlerde tatil yapmak senin neyine? Ne işin var on bin metre yükseklikte? Uçak yere sağ salim insin bir daha binmem.” derim. Zorunluluk olunca çaresiz binerim. Eskiden uçaklarda yemek ve içki servis edilirdi. Çoktan beri binmediğim için yemek ve içki servis edilmesini bekledim. Boşuna beklemişim; her şey para ile satılıyormuş. Bu ne rezalet! Açımdan ölsem bir simit bile almam.
Neyse uçak Budapeşte hava alanı pistine doğru inmek için hamle yaptı. O da ne? Geri havalanmasın mı? Bir açıklama da yapan yok. Etraftaki yolcuların panikleyen yüzlerine bakarak kendi yüzümü görmüş gibi oluyor, yüzümden kanın çekildiğini, kireç gibi olduğunu anlıyorum. Böyle durumlarda vücut kanamayı azaltmak için kanın büyük bölümünü kalp ve etrafına toplarmış ki kanama az olsun, diye. Uçak havada birkaç tur attıktan sonra sert bir iniş yaptı. Yalpalayarak pistte ilerleyen uçağın kanatları yere değecek kadar eğiliyor sonra düzeliyor. Yüzümün aldığı hali görmek için yine yakınımdaki insanların yüzüne baktım. Korku, panik zirvede…
Saat 15.00’de sağ salim yere indikten sonra gümrükteki Macar görevlilerin insanlara saygısız davranışları dikkatimi çekti. Kadın polislerin ofisin camlarına eliyle vurarak konukları uyarmaları, gelen yolcuları kolundan tutup sağa sola iterek bağırarak hizaya sokmaya çalışmaları bana yirmi yıl önceki Suriye gümrük kapısındaki polisleri anımsattı. Ora Suriye size ne oluyor? AB’ne üye medeni bir ülkeye yakışıyor mu? Neyse sorunsuz Macaristan’a kabul edildim. İnternetten numarasını ve gittiği durakları öğrendiğim belediye otobüsüne bindim. Otobüs kredi kartımdan 250 TL karşılığı Forinti çekti.
150 yıl Osmanlı yönetiminde kalan Macaristan halkının Orta Asya’dan gelen Atilla’nın kalıntısı Türk soylu olduğu söylenir. Türkçe ve Macarca arasındaki ortak kelime sayısının yaklaşık 4 bin olduğunu okudum. Sokaklarında gezip insanlarını incelemek, bize benzerliklerini gözlerimle görmek istedim.
Tuttuğum eve yakın durakta indim. Kısa bir yürümenin ardından Ortasında iki uzun ağacın olduğu tarihi dikdörtgenimsi binayı görünce tanıdım. Bahçe kapısının şifresini girdim kapı açıldı. Bina giriş kapısının şifresini girdim o da açıldı. Ama içimde hep ‘ya kapılar açılmazsa ne yaparım?’ korkusu vardı. Dairenin kapısını da açmayı başarırsam değmeyin keyfime. Öyle görevli mörevli yok. 59 numaralı dairenin kapısına geldim. Kapının yanındaki kutucuğu görünce heyecanlandım. Şifresi olan dört sıfırı tuşladım. Kapak açıldı. İçindeki başka bir kutunun içinde dairenin anahtarı vardı. Şifre değiştir komutu üzerine kendi şifremi yazdım. “Son çıkarken kapıyı kilitleyin. Anahtarı aldığınız yere koyun. Dört sıfırdan oluşan şifreyi tekrar girin.” Yazıyordu. Emrin olur. Kutudan beş gün sonra tekrar görüşmek üzere ayrıldım. Kapıyı açıp içeri girdim…
ahmet.kocak16@hotmail.com