
KERTENKALE
Ben doğduğumda; güneş, ay ve parıldayan yıldızlar da sanki benimle birlikte var oldu. Meğer ne güzel bir yermiş şu adına Dünya dedikleri gezegen. Güneş bana canlılık, bitkilere yaşam veriyor. Bitkileri yiyen hayvanlar da böylece varlığını sürdürüyor. Ay geceleri yolumu aydınlatıyor, yıldızlar ise gözlerime seyirlik bir şölen sunuyor.
Vücudum iyice ısındığında bir hareketlilik geliyor ki anlatılmaz... Oraya buraya koşturup duruyorum. Dünyada ne kadar çok sinek var! İçgüdüsel olarak onları dilimle yakalamayı biliyorum. Sinek görünce uzun dilim kendiliğinden uzayıp avına atılıyor. Ama onlar da öyle hızlı ki pusuya yatmadan yakalamak pek kolay olmuyor. Bugün ilk kez bir tane yakaladım. Sineklerin tadına doyum olmuyor; eti açlığımı, kanı susuzluğumu gideriyor.
Ama su… Yaşadığım yerde su yok. Yağmurlar da eskisi gibi yağmıyor. Yaşlılar anlatıyor:
“Eskiden çok yağardı. Şu kurumuş dere yatağı, gürül gürül akardı. O zamanlar sinek de böcek de çoktu buralarda. Yatıp dinlenirken ayağımıza kadar gelirlerdi. Güzel günlerdi… Çoğumuz kentlere göç etti. Orada çöplüklerde, sokaklara bırakılan sularda yiyecek bulabiliyorlarmış. Ben yaşlandım, gidemem; ama siz gençler durmayın, kapağı atın kentlere.”
Bunları duyduktan sonra gitmek istedim ama biraz daha büyümeliydim. Kıt kanaat bulduğum sinek ve böceklerle yaşıyor, günü kurtarıyordum.
Kendime bir kaya kovuğu buldum, geceleri orada uyuyorum. Ağzı tam bana göre. Büyük hayvanlara yem olmaktan kurtuldum ama tabanındaki sivri çıkıntılar rahatsız ediyordu. Ben de küçük dişlerimle her gün kemirmeye başladım. Bir hafta uğraştım; sonunda taban pürüzsüz oldu. Beni çalışırken gören türdeşlerim, o kayalığın eski bir “kale” olduğunu söyleyip adımı koydular: Kertenkale.
Onlar kertenkele, ben Kertenkale... Bu farklılık hoşuma gidiyor.
Fakat beslenmek zorlaştı. Bunca emek verip yaptığım kaleyi terk etmem gerektiğini anladım. Yoksa açlıktan ölecektim. Firavunlar gibi taş mezarda bir ölü olmak istemiyorum.
Daha yaşayacağım çok şey var. Kendi soyumu sürdürmek, sağlam bir yuva kurmak, rahat bir yaşam… Kız kertenkeleler var çevrede; onları görünce içimde bir sevinç beliriyor. Her gece onlarla sevişmeyi hayal ediyorum.
Birden çıkıp gidemezdim. Bu yüzden gündüzleri kente doğru azar azar ilerlemeye başladım. Böyle olunca yolda birkaç böcek bulup idare ediyorum. Geceleri bir yaprak ya da çöp altına saklanıp uyuyorum.
Yolda benden büyük bir dişi kertenkeleye rastladım. Adımı duyunca gülümsedi, başımı okşadı. Adı Kerteniye imiş. Benimle gelmek istediğini söyledi. Bana bakışından büyütüp benimle yuva kurmak istediğini hissettim. Ben de isterim elbet… Gayretimi takdir etti. İçgüdülerim kıpır kıpır.
On beş gün birlikte yol aldık ve sonunda evlerin olduğu bir sokağa ulaştık. Kediler, köpekler, insanlar, böcekler… Ama sinek yok denecek kadar az. “İlaçlıyorlarmış,” dedi Kerteniye.
Burası daha tehlikeliymiş. Gündüzleri ayrılıyor, geceleri bir kanalizasyon mazgalında buluşup yatıyorduk. Bir gece şakalaşırken seviştik. İkimiz de mutluyduk. Geceleri iple çeker oldum. Günler böyle geçti. Sonra Kerteniye hamile olduğunu söyledi ve bana ilgisi birden kayboldu. Uzaklaştı. Aldığını almıştı işte… İlk terk edilişim ağır oldu ama içgüdülerim sayesinde çabuk toparlandım.
Sokaklarda hayvanlar için bırakılan yiyecekleri yiyor, sulardan içiyor; bolluk içinde yaşıyordum. Ta ki bir kedinin beni fark ettiği o ana kadar… Yakalanacağımı anlayınca asfalt çatlağına zar zor girdim. Patisini üzerime koydu, eşeledi, ama ulaşamadı. Pes edince ben de çıktım. Meğer kenardan beni izliyormuş! Bu kez saldırınca koşup mazgala attım kendimi.
Mazgalda saklanırken gider borusundan iri bir sıçan çıkmaz mı? Sulu siyah gözleriyle bana baktı ve saldırdı. Hemen bir aralıktan kaçıp bir evin bahçesine girdim. Beni görüp miyavlayan kedi ortalığı karıştırıyordu. Kapı eşiğinde tam bana göre bir aralık görünce içeri fırladım.
Yerde ekmek kırıntıları, havada uçuşan sinekler, örümcek ağlarında yakalanmış böcekler… Karnım zil çalıyordu. Önce örümceğin yakaladığı ölü sinekleri yedim. Örümcek saldırdı ama bana gücü yetmedi; yukarı kaçıp baca deliğine sığındı.
Kapı açıldı, elinde kova olan bir kadın içeri girdi. Ben de hemen baca kapağından içeri kaçtım. Hem saklanıp hem örümceği yerim diye düşündüm. Beni görünce örümcek karşı aralıktan kaçtı. Kaçmasa da yakalayamazdım.
Daracık yerde sıkıştım. Ne ileri gidebiliyorum ne geri dönebiliyorum.
Kadın temizlik yapmaya başladı. Gürültülü bir aletle yerdeki kırıntıları çekiyordu. Tüm gücümü verip kurtulmaya çalıştım ama olmadı. İlk kez istemediğim bir şeyi istedim: Kadın beni görsün de kurtarsın.
Ama başını hiç kaldırmıyor, eşyaları silip süpürüyordu. Bağırdım, çağırdım. Sesim is kokan bacanın içinde yankılandı ama kadın duymadı.
Bir hafta geçti ve öldüm.
Eve gelen bir adam dışarıda kalan kuyruğumdan tutup çıkardı, çocuklarına gösterdi, çöp poşetine attı.
Ben ölünce Dünya, Güneş, Ay ve yıldızlar da öldü, yok oldu… çünkü ben yoksam onlar da yoktu.
ahmet.kocak16@hotmail.com