YÜZYILIN ÖTESİNE BİR YOLCULUK
Bir gün kapım çalındı. Gelen, Zaman Araştırmaları Enstitüsü’nden iki görevliydi.
"Sayın Ahmet Koçak," dediler. "Deneme amacıyla geliştirilen zaman kapsülüne ilk binecek gönüllü arıyoruz."
"O kadar insan içinden neden ben? Geri dönebilecek miyim?" diye sordum.
"Sizin Zaman Tüneli” adında bir yazınızı okuduk. Bu nedenle sizi seçtik. Bu ilk deneme olacak. Makinenin bilgisayarı sorunsuz dönüş yapılabileceğini söylüyor." dediler.
Bu cevap pek güven vermedi ama merak ağır bastı. “Peki bineceğim. Bilimin gelişmesine küçük bir katkım olursa mutlu olurum. Hem zaten yaşım da denek olmaya uygun.” dedim Kapsüle bindim. Önümdeki ekrana 2085 yazıp düğmeye bastım.
Gözlerimi açtığımda Bursa'nın üzerinde süzülen yüzlerce sessiz hava aracı gördüm. Şehrin gürültüsü kaybolmuştu. Caddelerde ne egzoz gazı kokusu vardı ne de korna sesi.
Kimliğimi taratan görevli gülümseyerek:
"Hoş geldiniz Ahmet Bey. Sizi bekliyorduk."
"Beni nereden tanıyorsunuz?"
"Geçmişten gelen misafirler listesinde ilk sizin adınız vardı."
Benden sonra zaman yolculuğu artık sıradan bir olay olacak. Merak edip kendi adımı dünya bilgi ağında arattım. Karşıma yüzlerce Ahmet Koçak çıktı. Fotoğrafımdan kendimi buldum.
"Yaş: 126."
"Durum: Aktif yazar."
Şaşırdım.
Demek hâlâ yazıyordum.
Adresime gittim.
Bir huzurevi değil, "Bilgeler Kampüsü" yazıyordu kapıda.
İçeri girince herkesin elinde bir kitap vardı.
80 yaşındakilere "gençler", 120 yaşındakilere ise "orta yaşlılar" diyorlardı.
Bahçede otururken yanımdaki 138 yaşındaki ihtiyar:
"Bugün moralin bozuk galiba." dedi.
"Nereden anladın?"
"Bugün sadece iki fıkra anlattın."
Meğer gelecekte benim neşem bile kayıt altına alınıyormuş.
Bir görevli yanıma geldi.
"Yeni romanınız dünya çapında üç yüz milyon kez okunmuş."
"Ne romanı?"
"Henüz sizin zamanınızda yazılmamış olan romanınız."
İnsan gelecekte yazacağı kitabın övüldüğünü duyunca garip hissediyor.
Derken genç bir kız geldi.
"Dedem sizi çok anlatırdı." dedi.
"Kaç yaşında deden?"
"Yüz kırk dört."
İçimden, "Demek gelecekte dedeler de gençleşiyor." diye geçirdim.
Öğleden sonra küçük bir geziye çıktım.
Şehir merkezine yürümek yerine yerden yarım metre yüksekte kayan yürüyüş yoluna bindim.
Eski Heykel Meydanı yerindeydi ama Atatürk Anıtı'nın etrafında onlarca ülkeden turist vardı.
Rehber:
"Türkiye, kültürel mirasını en iyi koruyan ülkelerden biridir. Bu aziz heykel, bu kültürü yerleştiren Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün heykelidir." diyordu.
Bunu duyunca göğsüm kabardı.
Dönüşte dijital kütüphaneye uğradım. Kitaplarımı sordum.
Görevli:
"Kitaplarınızı kâğıt olarak mı, hologram olarak mı istersiniz?" diye sordu.
"Ben kâğıdı severim. Kitabı okurken kokusunu içime çekmeliyim" dedim.
Kadın şaşırdı.
"Demek gerçekten eskilerdenmişsiniz."
Akşamüzeri dönüş saatim geldi. Kapsüle binerken son kez geriye baktım. İnsanlar daha uzun yaşıyordu. Hastalıklar azalmıştı. Robotlar çalışıyor, insanlar daha çok okuyordu.
En çok da çocukların kahkahası dikkatimi çekti. Demek teknoloji ilerlese de mutluluğun sesi hiç değişmiyormuş.
Bir anda yeniden kendi zamanıma döndüm. Pencereden dışarı baktım.
Arabalar hâlâ egzoz gazı çıkarıyordu.
Telefonlar hâlâ şarj istiyordu.
İnsanlar ise yine birbirine yetişmeye çalışıyordu.
Kendi kendime gülümsedim.
Belki geleceği göremeyiz.
Ama bugünden iyi bir iz bırakırsak, gelecekte bir gün bir çocuk bizim yazdığımız bir kitabı okuyup gülümseyebilir.
İşte o zaman zaman yolculuğu yapmamıza gerek kalmaz.
Çünkü insanı geleceğe götüren en sağlam araç, geride bıraktığı güzel eserlerdir.
Ahmet KOÇAK