CAN SIKINTISI
Yaşamın tekdüzeliğinde kaybolduğumuzda, bir şeylerden zevk almayı unuttuğumuzda ya da içimizdeki heyecanı yitirdiğimizde sıkılmaya başlarız. Can sıkıntısı, kimi zaman bize mola verdiren, kimi zaman ise hayatı sorgulamamızı sağlayan bir duygudur. Sıkılmak, kısmen doğuştan gelen bir yetenek, kısmen de sezgisel olarak kazanılmış bir bilinçtir. Bu duyguyu farklı yaşam pencerelerinden izleyelim:
…
Seksen yaşında gösteren bir adam belediye otobüsüne bindi. Karşı çaprazımdaki koltuğa oturdu. Eski ayakkabılarından başlayan kir ve koku kirli beyaz saçlarına kadar ulaşıyordu. Bir yıldır yıkanmadığı; çıkarmadığı giysileriyle yaşadığı, uyuduğu belli oluyordu. Üç metre çapında bir koku halesinin ortasında yer alıyordu. Ağzında hiçbir şey yoktu. Sakız çiğniyormuş gibi sürekli ağzı hareket ediyordu. Elini kaldırıp işaret parmağı ile bir yerleri gösteriyor, geri dizinin üzerine koyuyordu.
“Sarı Cami” dedi ve devam etti: “Ah ne günlerdi! Burada sarı bir taş vardı. Kepçe operatörü taşı kırdı, kaldırdı. Adı Sarı Cami kaldı işte. Yetmişten beri var.” dedi bağırarak.
İç dünyasında yaşıyor, etraftaki insanları görmüyor, duymuyordu. Yanına türbanlı bir kadın oturdu. Kokudan rahatsız oldu. Hemen ilerideki bir koltuğa geçti. Koku menzilinden uzaklaşmasına karşın ziynet yerlerine sarkan siyah türbanın ucunu burnuna sardı. Otobüs Kent Meydanı’na gelince adam yine ağzını açtı;
“Bir otobüs şoförü vardı. Adı Kazım. Ne adamdı!” dedi ve yine sakız çiğnemeye döndü.
Sıkılmak bir nevi mesajdır; 'Burada artık kalma, kendini yenile, yeni ufuklara yelken aç.'
…
Baki Efendi can sıkıntısını camiye giderek giderenlerdendi. Abdest alırken ağzına burnuna su çekmek kırkından sonra başlayan ağız ve burun kuruluğuna iyi geliyordu. Çok sıkıldığı bir ara Kuran kursuna gitti. Yaşı ileri olduğu için ilerleme olmayınca ondan da sıkıldı. Namaz vakitlerini iple çeker, sık sık saate bakarak sabırla namaz vaktinin gelmesini beklerdi. Ezan okunmadan yarım saat önce cami avlusundaki kahvenin önceki namazdan kalan bayat çayını içerek, insan içine karışma gereksinimini karşılardı. Namaz kılarken kendisini sosyalleşmiş hisseder, birlikte yapılan hareketlerle bir topluluğun içinde hissederdi. Namaz bitiminde yine çay içerek, konuşan insanları dinleyerek can sıkıntısından kurtulurdu.
Aldığı az emekli aylığına şükrederek karı koca gül gibi geçinip giderlerdi. Hanımı ise can sıkıntısını canı sıkıla sıkıla ev işleri yaparak giderirdi.
"Can sıkıntısı, insanın kendiyle baş başa kalmaktan korkmasının sonucudur." Balisa Pascal
…
Önder Bey, emekli olunca camiye gitmeyi, sanatsal aktivitelerde yer almayı denedi oralarda da canı sıkılınca öğrencilik yıllarında doyamadığı kahve yaşamına döndü. Sabahın yedisinde takım elbisesini giyer uygun kravatını da taktıktan sonra kahveye damlardı. Yakındaki fırından aldığı simit ve taze çayla kahvaltısını yapar, oyun arkadaşı arardı. Onun gibi insanlar çok olduğundan bu konuda sıkıntı çektirmezdi. Öğleye kadar kâğıt, taş, tavla gibi farklı oyun aktivitelerinden sonra öğle yemeği için eve giderdi. Evde canı sıkılır yine soluğu kahvede alırdı.
Günlere giderek zaman geçiren karısı onun evde olmamasını sevinçle karşılardı.
"Can sıkıntısı dünyaya tembellikle birlikte gelmiştir." Jean de La Bruyere
…
Kendisi gibi baskın kişilikli adamla evlenen, beklendiği gibi evliliği yürümeyen Hülya Hanım, kocasından ayrıldıktan sonra bir süre mutlu, mesut yaşadı. Her şey gibi mutluluk da bir süre sonra can sıkmaya başladı. Doktora gitti. Doktor, sosyal aktivitelerde yer almasını önerdi. Derneklere üye olup çalışmasının can sıkıntısına iyi geleceğini söyledi. O kocasının yönetmesinden yeni kurtulmuştu. Bir de dernek başkanının yönetimine girmek istemedi. Kişiliği her yerde baş olmaya uygundu. O nedenle evliliği yürütememişti. Bir dernek kurmaya karar verdi. Hazırlık aşamasında canı hiç sıkılmadı. Önce derneğin adını buldu; “Kedi Sevenler Derneği” Yönetimine ve üyeliğe girecek insan bulmakta zorlanmadı. Derneği kurdu başına geçti. Şimdi can sıkıntısından eser kalmamıştı.
"Sıkılma halini değiştirmenin en iyi yolu, hayallerini harekete geçirmektir." Jean de La Bruyere
Fadime Hanım, yılların deneyimiyle ev işlerini çarçabuk bitirince canı sıkılmaya başlardı. Çocukları yuvadan uçurduktan sonra can sıkıntısıyla tanışmıştı. Arkadaşlarına dert yandı. Ondan önce canı sıkılanların önerisiyle bir koroya katıldı. Koro şefi ev süpürürken söylediği “Zühtü” türküsünü dinledi beğendi. Evini ihmal etti koroyu ihmal etmedi. Zaman iyi geçiyor, sanatsal aktivitede yer aldığı için kendisiyle gurur duyuyordu. Koroda olunur da şiir yazılıp okunmaz mı; ilkokul seviyesinde şiir yazıp şiir severlerin toplantılarında okuyunca kendisini şair ve sanatçı olarak görmeye başladı. Can sıkıntısından kurtuldu.
“Sanatla, müzikle, dansla vakit geçir; yaratıcılık sıkıntıyı kovar." (Anonim)
Ahmet KOÇAK