İŞTE ARKADAŞLARIM-1
Bana arkadaşını söyle kim olduğunu bileyim, der bir atasözü. Kişinin seçtiği arkadaşlarının onun kişiliğini, huylarını ve yönünü gösterdiğini anlatır. İnsanlar en çok benzer özelliklere sahip oldukları veya etkilendikleri kişilerle arkadaşlık kurarlar. Burada yazacağım dostlarım dışında farklı özellikleri olan çok arkadaşım da oldu. Aykırı kişiliğe sahip kişilerden de etkilendim. Zaten bir insan yetişirken arkasında çok çeşitli özellikleri olan binlerce kişi vardır. Pazara kadar değil, mezara kadar sözü gibi bu yetişme mezara kadar devam edecek.
Kendimi sıradan bir insan olarak görürüm. Bundan da hoşlanırım. Sıradan ve sıra dışı çok insanı yazdım yazıyorum. Sıra dışılık bazen şansla, bazen çabayla olur. Şansla olanlar saman alevi gibidir; çaba sarf ederek sıra dışına çıkanlar uzun yıllar parıldarlar. Arkadaşlarım da benim için sıra dışı özellikleri olan insanlardır. Kitaplar bastırmış, gazete köşelerinde yazıları çıkan, ozanlık özellikleri olan insanlardır. Ortak özellikleri çağdaş görüşleri benimsemiş olmalarıdır.
Usta yazarları yazmak mangal gibi yürek ister. Demek ki bende o yürek var ki yazmaya cesaret ettim. İşte arkadaşlarımdan ilki:
ZEKİ BAŞTÜRK: Zeki bey Edebiyat öğretmenliği, okul müdürlüğü, İlçe Milli Eğitim müdürlüğü (emekli olduktan sonra) Çağdaş Eğitim Kooperatifi okulunda müdürlük yapmış bir yazar, TV programcısıdır. Eğitimcilik ve yöneticilik kişiliği haline gelmiştir. Yüce Rabbim kendisini sanki başkan olsun diye yaratmıştır. Hani bir şarkı var ya “Süleyman hep başbakan…” o da hep başkan…
İyi bir hatiptir. Konuşmaya başladığında öğretmenleri ve öğrencileri başına toplamış, onlara ders anlatır, talimatlar verir durumda görürsünüz. O artık ne müdürdür, ne öğretmendir ne de dinleyenler öğrencidir. Onu dinlerken görevimi eksik mi yapıyorum da müdürüm, öğretmenim beni fırçalıyor havasında gergin durumda dinlerim. Ya sicilime, karneme kötü not verirse, korkusu sarar benliğimi. Sonra emekli olduğumu anımsarım da rahatlarım.
Pek çok dernek, okul, kurum kurmuş biridir. Oluşturulan kurullara başkan önerilirken herkes onu önerir. Pek çok kurul, dernek, toplumsal etkinlik, eğitim, seçim kurullarının başkanlığını yürütmektedir. Güzel hitabetiyle kurulları, kurumları çeker çevirir.
O varken başkan ben olayım diyen çıkmadı, çıkmaz; çıkacak kişi daha anasından doğmamıştır. Tek adam rejimi onunla kendiliğinden yürümektedir. Aramızda kalsın da bazı kurullarda başkanlığı kaptırmış olduğunu söyleyenler de vardır. Demek ki, yenilmez değildir. Bu durum doğru ise( umarım doğrudur) ilerde Zeki Bey’i bu başkanlıklardan devirme, yerine geçme ümidimiz vardır. Ben de onun elinden başkanlığı almak, onu geçmek için çaba gösterenlerdenim. Bir kez de başardım.
Dost buluşmalarındaki söyleşilerde heybetsiz, sakin, esprili biridir. Kurulları yönetirken heybetli, otoriter, devleşen bir yapısı vardır. Toplantıları yönetirken esprilerine hafif gülümsese de kahkaha attığı görülmemiştir. ‘Fazla yüz vermeyim, sonra tepemize çıkarlar’ diye düşünür. Bu da uzun yıllar öğretmen ve yönetici oluşundan kaynaklanmaktadır.
Herkese eşit söz hakkı verir. “Hak, hukuk, adalet” sloganını dilinden düşürmeyince böyle davranmak zorundadır zaten. Birden;
‘ Evet falan Bey bu konudaki değerli görüşlerinizi öğrenmek isteriz.’ dedi mi, muhatabı hemen sözlü sınava kalkmış öğrenci havasına girer. Şaşkındır. İlk başlarda, “Eee!.. Benim bu konudaki…’diye sözüne devam etmeye çalışır. Onun biri öğretmen, diğeri müdür gözü konuşmacıya dönükken konuşmacının tasarlamış olduğu konuşma düzeni dağılır. O, sabırla ne söyleyeceğinizi bekler. Konuşmaya çalışırken;
“Ulan tüh iyi konuşamadım! Not defterini çıkarıp, “otur sıfır!” der mi?’ diye daha da heyecanlanır. Bunu anlayan Zeki Bey, söylemek isteyip de söyleyemediği şeyleri, ‘yani Falan Bey demek istiyor ki…’ diyerek derleyip toparlar, diğer üyelerin konuyu anlamalarını sağlar.
Uzun konuşanların sözlerini ustalıkla sonlandırır. Bu sefer kendisi başlar konuşmaya. Onu susturacak kişi zor bulunur. Uzun konuşmak sadece onun hakkıdır. Kendisi tatmin olup susunca; ‘ne anladım?’ bu konuşmasından diye kendinize sorarsınız. Tebliğler Dergisi, 222 sayılı kanun, Milli Eğitim Temel Kanunu ve genelgelerdeki tat kalır aklınızda.
Okur, yazar, yer, içer; sinemaya, tiyatroya, konserlere, tatile, köyüne gider. Hatta Amerika’ya, Almanya’ya, Kars’a bile gider; şarkı dinler, söyler; Bursa’nın her yerinde, her mekânındadır. Hepsini de sosyal ağların her yerinde paylaşır. Onu izlemekten yorulur, ‘keşke ben de kendisi gibi enerjik olsam.’ diye iç geçirirsiniz. Bence denemeyin; olamazsınız.
Biz dostları için Zeki Baştürk, sadece toplantıları yöneten bir başkan değildir; bulunduğu her ortama düzen, ciddiyet ve kültür taşıyan bir eğitimcidir.
Sayın başkan, sözü yanında oturan İsmail Tekin’e verir;
“Evet İsmail Bey ilk sözü size verelim. Bu konudaki görüşlerinizi hepimiz merak ediyoruz… Buyurun söz sizin.”
İŞTE ARKADAŞLARIM-2
İSMAİL TEKİN: Köşe yazarı, şair, mali müşavir ve siyasetçidir. Toplantılara kolunun altında taşıdığı kalın klasörlerle gelir. Ateşli solcu olduğu halde hep Başkan Zeki Bey’in sağına oturur. Başkan geçen haftanın özetini ve gündemi açıklarken o, ciddi yüz ifadesiyle önündeki klasörleri karıştırır. Önünde yığılı klasörleri gören diğer katılımcılar:
“İsmail Bey baya hazırlık yapmış. Bizde bir not kâğıdı bile yok.” düşünceleri ve ödevini yapmayan öğrenci suçluluğu içinde toplantıya yenik psikoloji ile başlarlar.
Zeki Bey açılışı yaptıktan sonra (kalın klasörlere sevinçle bakarak) ilk sözü İsmail Beye verir. Belki de ilk söz almak için dosyaları araç olarak kullanmaktadır.
Burnundan derin bir nefes alır. Konuşmaya başlarken klasörleri kapatıp düzeltir. Bu hareketiyle dersine iyi çalışmış, tüm dosyaların içeriği belleğimdedir görüntüsü verir...
İsmail Bey’e söz verilince;
‘Hele şükür! ‘Başkanın uzun açılış konuşmasındaki tatlı sert zulmünden kurtulduk!’ diye düşünen dinleyiciler, kısa bir süre sonra ‘eyvah! Yağmurdan kaçarken doluya tutulduk’ telaşına kapılır.
O, öfkeli ve coşkulu konuştukça dinleyenler, sandalyelerinden kayarak masa altına doğru yolculuğa çıkar, her an kaybolma pozisyonuna geçerler. Bir ara daha da kükrer;
“Öyle yağma yok. Biz Kuvayı Milliye ruhunu taşıyoruz. (Yeri gelmiştir; kızdıklarına söver) Meydanı bunlara bırakmayız! Artık demokratik mücadele devri kapanmıştır. Kurtuluş Savaşı’ndaki dedelerimiz gibi kazmayı küreği kapıp sokaklara çıkma vaktidir!” dedikçe dinleyenler pusar, zemine doğru yolculukları devam ederler.
İyice kıvama gelmişlerdir. Akıllarından kazma kürekleri kapıp sokaklara çıkmak geçer. Evdeki kazma ve küreğin yeri nereydi sorusu zihinleri kurcalar…
Sadece kapıya yakın oturan; ‘ ben kapıya yakınım. Bir durum olursa hemen kaçarım’ rahatlığıyla dik oturup, İsmail Bey’in gözüne korkmadan bakarak dinler. Dışarıdan biri baksa içeride iki kişiyi var sanır.
Böyle öfkeli oluşunda Kore gazisi bir babanın evladı, Bursa’nın ünlü kabadayısının yeğeni olması yanında; Güneydoğu’da kuşun uçmadığı, kervanın geçmediği; sadece teröristlerin geçtiği bir karakolda askerlik yapmasının rolü büyüktür. “Ey milletim, korkmadan uyu ben varım, biz varız.” demiş ve buna alışmıştır…
Öfkeli söylevi bizi bir yandan kamçılayıp korkuturken diğer yandan “bize posta koyan olursa İsmail Bey var nasıl olsa” güveni verir.
Konuşmasını bitirdiğinde o dosyalarda ne olduğunu herkes merak eder ama kimse sormaya, dosyalara bakmaya cesaret edemez. Belki anlattığı konuların geniş bir analizi ya da toplantıyla hiç ilgisi olmayan mali müşavirlik evrakları vardır da psikolojik olarak etkilemek için getirmiştir o dosyaları. Dosyalar, içeriğinden çok varlığı ile görevini layıkıyla yerine getirmiştir.
Ben her zaman yanında oturduğumdan İsmail Bey’in konuşmasının sonlarına doğru iyice sandalyeye gömülürüm. Biri resim çekse kafam masanın üzerindeymiş gibi gözükür halde çıkarım. Tıpkı gülmece yapayım derken tutuklanan Deniz GÖKTAŞ’ın masa üzerindeki kafası gibi.
İsmail Tekin, Çocukluğundan, Karıncaderesi anılarından, emekçi babasından, çocukken yaptığı işlerden söz ederek konuşmasını ilgiyle dinlenir hale getirir.
Her fani İsmail Bey’in azarlarından nasibini alacaktır. Başta hükümet, orada oturan masum kurul üyeleri, yöneticiler, muhalefet partisi liderleri, yardımcıları, il başkanı, ilçe başkanı, sekreteri, çaycısı velhasıl herkes nasibini alır.
Konuşurken sırası ile herkesin gözlerine bakarak konuşmayı arzu eder ancak o cesarette kimse olamadığından, karşı duvara, yere bakan gözlerle idare eder.
Böyle dirayetli, etkili, sözünü esirgemez bir konuşmacı olduğundan kendisini Yıldırım Belediye Meclis üyesi yaptık. Gerisini varsın Yıldırım belediyesi düşünsün…
Yıldırım Belediye Meclis üyesi iken etkili konuşmaları ile salonu inlettiğini bilirim.
Zeki Bey’den başkanlığı aldığım bir dönemde meclis üyelerimizi dinlemeye gitmiştim oradan biliyorum.
İsmail Beyin konuşması bitince sevinci yüzüne yansıyan Zeki Bey:
“Evet, Sayın Ahmet İlbaş bu konuda sizin görüşlerinizi de dinlemek isteriz. Buyurun söz sizde.”
Ahmet KOÇAK
İŞTE ARKADAŞLARIM-3
AHMET İLBAŞ: Öğretmen Okulu’nu bitirip doğuda İlkokul öğretmeni olarak mesleğe başlamış, sonradan Eğitim Enstitüsü’nü bitirerek Edebiyat öğretmeni olmuştur. Şairdir. Yazardır. Henüz Kitabı yoktur. Konuyu açıp kendisine “Kitapsız” diyenlere güler geçer.
Yüce Rabbim kendisini ilbaşı olmak muradıyla yaratmış olsa da O, bu muradı elinin tersi ile itip öğretmen olmuştur. Onun için öğretmenlik de ilbaşı sayılır.
Yozgat’ın Çandır ilçesindendir. Yozgat hep sağcı olarak bilinir. Yozgatlı ender CHP’lilerdendir. “Çıkarsa da Ahmet İlbaş gibi sağlam solcu çıkar.” diyenlere de güler geçer. O zaten her şeye güler geçer. O nedenle seksenlik delikanlıdır.
Gençlik resimleri ile şimdiki hali arasında çok değişiklik yoktur. Benim gibi gençliğinde yaşlı gibi gözükünce yaşlanmak bir şey değiştirmemiştir.
O, Bozok Yaylası’nın kahraman evladıdır. Alçak gönüllü oluşundan dolayı bu konuyu açan olursa, “Kahraman evlat kim ben kim?” bakışlarıyla bakar, konuyu kapatmaya çalışır.
Ahmet İlbaş, kendisinden önceki konuşmacı İsmail Beyden dolayı sandalyesinden aşağı kaydığı için ve zaten yavaş olan sesi duyulmayınca Her zaman başkan Zeki Bey uyarır:
“Ahmet Bey lütfen dik oturunuz ve sesinizi biraz yükseltiniz.”
Yavaş yavaş masa altından yukarı doğru çıktı. Halen olayın etkisinden kurtulamamıştır. Bir bardak su içti. Elini ıslatıp yüzüne su sürdü. Derin bir nefes aldı…
Duyulan ilk tümcesi: “Arkadaşlar iyi ki toplantılara kazma kürek getirmiyoruz” oldu. Herkes kahkahalarla güldü. Zira en güzel kahkaha aşırı sıkılmaların ardından gelir.
İlbaş, toplantılara sessizce katılıp masanın solunda - özellikle başkana uzak- her zamanki yerine oturur. Konuşmacıları dinlerken göbeğine bağladığı ellerinin üzerinden yere doğru bakar. Karşısındaki konuşmacılar kendisini uyuyor sanıp seslerini yükselterek uyandırmak isteseler de o pozisyonunu hiç bozmadan dinlemeye devam eder. Kendisine söz verilene kadar sabırla bekler; katiyen söz kesmez.
Söze başlarken ellerini göbeğinden (dosyası olmadığından) çözüp masa üzerine çıkarır, koyar. Kısık sesle ve yavaş tempoda konuşmaya başlar. Kara tren gibi başlarda yavaş, ilerde hızlanır nasıl olsa diye düşünenler yanılırlar. Hiç hızlanmaz aynı tempoda devam eder konuşması. İsmail Bey’in ateşli konuşmasından sonra bu tarz konuşma bizim hoşumuza gider ve dinlendirir.
Beni dinleyen Bursalı bir esnaf:
“Yozgatlı mısınız?” diye sormuştu.
“Yozgatlı olduğumu nereden anladınız? “dediğimde çok şaşırtan bir yanıt vermişti;
“Yozgatlılar yavaş tempoda konuşurlar da oradan anladım.” Adaşımı dinlerken o esnafın tezinin doğru olduğuna inandım.
Herkes onun şiir tadında kısa konuşmasını dikkatle dinler.
Şiirleri ilk okumada teslim olmaz; üzerinde düşündükçe yeni anlamlar açılır. Ben şiir yazmaktan da anlamaktan da uzak olduğum için böyle bir sıkıntı yaşamadım. Onu en iyi anlatan şeylerden biri de şiirdir. İşte bir şiiri:
“Yalan,
Suya, toprağa ve ağaçlara akan baharın kanı.
yalan,
Gecenin karanlığını, gözlerinin karasından çaldığı...
Öfkemiz dağları yakmıyorsa,
Acımız yürekleri
Tutuşturmuyorsa,
Öfkemiz yalan,
Acımız yalan!..”
Kendisi ile dört bölüm süren ‘SAKINCALI PİYADE AHMET İLBAŞ İLE SÖYLEŞİ’ adında ilginç bir söyleşi yapmıştım. Arzu edenler internetten okuyabilir.
Konuşmasını bitirince teşekkür ederek bıyıksız üst dudağını alt dudağına bitiştirip dinleme pozisyonuna tekrar geçer.
Sayın başkan:
“Evet, İbrahim Sanalp Bey, sizin bu konu hakkındaki görüşlerinizi; felsefi, edebi ve toplumsal analizlerinizi dinlemek isteriz. Buyurun efendim.”
Ahmet KOÇAK
İŞTE ARKADAŞLARIM-4
İBRAHİM SANALP: 1953 Bursa doğumlu. Bursa Atatürk Lisesi’nin ardından Bursa Eğitim Enstitüsünü bitirdi. Uzun yıllar çeşitli liselerde Edebiyat öğretmenliği yapmasının ardından emekli oldu. Grubumuzda üçüncü edebiyatçıdır kendisi. Üzüm üzüme baka baka kararırmış. Ben de onların arasında uzun yıllar kaldığım için mi edebiyat parçalıyorum, bilemiyorum.
Şiirler yazar, köşe yazarlığı yapar. Toplantılarımıza arada bir katılır. Katılamadığı günlerde çok Felsefe kitapları okuduğu söylenir.
Derin duygu ve düşüncelerini sosyal medyadan, gazetelerden iletmeyi yeğler. İkimizin de aynı gazetede köşemiz vardır. Onun yazılarını da okurum. O, benim yazılarımı okur mu bilemiyorum. Konuşmalarından ve yazılarından aşırı okuduğu, araştırdığı anlaşılır.
Yılların deneyimi kendisine temkinli olmayı öğretmiştir. Hep Ahmet İlbaş’ın karşısında, başkanın uzağında oturur. O da söz almadan konuşmaz.
Toplantılarda sıkıcı havayı dağıtmak için espriler yaparım. Başkan toplantının ciddiyeti zarar görür diye gülmez onu anlarım da İbrahim Bey neden gülmez anlamış değilim? Onu gülerken gören olmamıştır. Tiyatro sanatçısı Yıldırım Önal gibi ciddidir. Film artisti olsaydı ikisi ne güzel psikolojik gerilim oyunları çıkarırlardı.
Kurulda bulunan herkes; yüksekokul mezunu, okuyan, araştıran, eli kalem tutan insanlar olduğu halde İbrahim Bey’in söylediklerini anlamakta zorlanırlar. Onu dikkatle dinleyenler, konuşmanın sonunda birbirlerine bakıp 'Anladın mı?' diye fısıldarlar. Genellikle cevap aynı olur:
'Henüz değil ama ileride anlarız.” düşünceleri içerisinde olurlar.
“Bu sefer İbrahim Bey’i pür dikkat dinleyip ne demek istediğini anlayacağım.” diye düşünenler yine yanılacaklardır. Çünkü onu anlayabilmek için, çok kalın felsefe kitapları okumak gereklidir. O kitaplar da bu yaştan sonra hiç çekilmez.
Her zaman başkan Zeki Bey:
“Evet değerli deneme yazarımız, derin ozanımız İbrahim Bey sizin bu konu hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyiz?”
İbrahim Bey söze başlamadan derin bir nefes alır, önündeki not kâğıdını sağa sola çevirir ve başlar:
“Laiklik, Hegel’e ve Karl Marks’a göre düalist yani ikincildir. Laiklik, farklı iki kavram olan din işlerinin ve devlet işlerinin bir bütün oluşturmasıdır. Laiklik üst kavramdır. Din işleri ve devlet işleri alt kavramlardır…”
Zeki Başkan olaya müdahale eder:
“Sayın Sanalp şimdi konumuz Laiklik, Karl Marks, Hegel falan değildir. Konumuzu anımsatayım: Bursa’nın Termal enerjiden daha verimli yararlanmasıdır. Lütfen konuya geliniz.” uyarısıyla daha bir bilenmiş olarak devam eder:
“Efendim oraya geleceğim müsaade edin lütfen. Sizin Karl Mark’la Hegel ile sorununuz varsa başkalarından örneklerle konuyu anlatayım.”
“Nerden çıkarıyorsunuz efendim bunu benim onlarla ne sorunum olabilir? Lütfen devam ediniz.”
“Descartes , “idealizm ve materyalizm bütünlüğü, tüm bilgidir.” demiştir. Tüm bilgi üst kavramdır. Schopenhauer, “alt kurum ve üst kurum bilgidir,” demiştir. Alt kurum, üretim araçları ve üretim ilişkileridir. Üretim ilişkilerine bağlı üst kurum oluşur. Din, hukuk, eğitim üst kurumdur. Tüm bilgi üst kavramdır. Jeotermal enerjinin verimli kullanımı Thales kuramı içindeki üst kavramdır. ”
Zeki Bey duyduklarından, sözünün dinlenmemesinden duyduğu rahatsızlığı sandalyesi üzerinde ileri geri hareket ederek vücut diliyle anlatmaya çalışırken fırsat bulduğu ilk anda:
” İbrahim Bey konumuza dönün lütfen!” uyarısını yineler. İbrahim Bey başkana sertçe bir bakış atarak sözlerini sürdürür:
“Bir ve bütün yerine üst kavram konur. Çok ve parça yerine alt kavram konur. Anaksimandros’ta alt yapı ve üst yapı demek gerekir. Yani alt kurum ve üst kurum yerine geçecek…” dinleyenler esnemeye başladıklarını gören sayın başkan konuşmacının derin nefes aldığını görür görmez;
“İbrahim Bey’in değerli görüşlerinden yararlandık. Teşekkür ediyoruz. Toplantımız sona erdi. Katılımınız ve değerli görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederim. Bir dahaki toplantımızı bir ay sonra yapalım. Görüşmek ümidiyle hepinize iyi günler dilerim.”
Ahmet KOÇAK
İŞTE ARKADAŞLARIM-5
“Sayın başkan değerli üyeler ben na zaman konu dışına çıktım? Söyleyin Allah aşkına!” der gibi başkana ve bize doğru gözlüğünün ardından bakar.
YAHYA ALKAN: Yahya Bey, sözlerine gür bir sesle başlar. Sözünün kesilmesine itiraz etmekte geç kalan İbrahim Bey, bir eli havada, itiraz sözcükleri dilinde öylece bir süre kalır. Sonra yavaş yavaş sönerek eski, sakin, huzurlu dinleme haline evrilir.
Yahya Bey’de bir emekli öğretmende olması gereken bütün özellikler vardır. İlkokul öğretmenliğinin babacanlığı ses tonuna yansır. “Merak etme yavrum sen de okursun. Kimleri okutmadık ki?” yüreklendirmesi vardır sesinin tınısında. Öyle beylik cümleler kurmaz. Herkesin hatta ilkokul öğrencilerinin anlayacağı kısa tümcelerle tane tane konuşur. Bu durum İbrahim beyin ağır tümcelerinden sonra bize iyi gelir. Teneffüse çıkmış çocuklar gibi bahçede koşup oynuyormuş hissi içine gireriz. Bunu da başkan ayarlamış olabilir. Ne de olsa deneyimli biridir kendisi.
Büyük ümitlerle görev aldığı parti yönetimden umduğunu bulamamanın hayal kırıklığı içinde olduğu konuşmalarından anlaşılmaktadır. Serzenişlerde bulunur. Haklı olduğunu, onaya gereksinim duyduğunu vücut diliyle anlatmaya çalışır. Biz de onu anladığımızı, kendisine hak verdiğimizi oturduğumuz yerden verebildiğimiz kadar verdiğimiz vücut dilimizle onaylarız.
Meslek yaşamı, kendisini yöneten liyakatsiz yöneticileri eleştirmekle geçtiğinden eleştiri yeteneğinde Nirvana’ya ulaşmıştır. Onun kadar güzel şikâyet eden, onun kadar güzel eleştiren bulmak zordur.
Yanımda oturduğundan kendisini göz ucuyla bakarak, yüzünü göremeden dinlerim (Boyun fıtığından dolayı). Yanımda Yıldırım Gencer konuşuyor sanısına kapılırım. Zaten o sanatçıya da benzer. Boy, pos, iki ucundan kırpılmış bıyık, zayıflık, incelik, uzunluk…
O sinema sanatçısı gibi vakarlı, ciddi, yeri geldiğinde öfkeli konuşur. Mafya ile mücadele eden bir komiser tavrındadır konuşmaları. Kendisi kurul başkanı olmadığından ve İsmail Bey’in sertliğinde konuşmadığından masa altına doğru kaymamıza gerek yoktur.
Burada sunulan projelerin yönetim kurulunda dile getirilmesi için tek şansımız olan Yahya Bey’e ricalarımız olur, sağ olsun o da bizi kırmayıp gündeme getireceğini söyler. Söyleyişi ise şöyledir:
“Olur, görürsem selamınızı iletirim.”
Bu bizi biraz işkillendirse de yönetim kurulunun düzenli toplanamadığını, umduğu gibi çıkmadığını ima ettiğiniz anlarız.
Öğretmen oluşundan kaynaklı; vücut dilini, sözlerini, jest ve mimiklerini kontrolde çok başarılıdır. Toplantılara çoğunlukla katılır.
BU DÜNYADAN GÖÇEN ARKADAŞLARIM -5
MİKDAT YILDIZ: (Geçen yıl, sonsuzluğa uğurladık. Işıklar içinde uyusun. ‘Dikensiz Gül’ adlı beş yüz sayfalık romanını basılmadan önce incelemiş, gördüğüm hataları kendisine bildirmiş, ilk editörlüğümü bu kitabıyla yapmıştım.)
Asker emeklisidir. Komutanlarından almıştır sıkı bir terbiye. Bundan dolayı ondan kimse söz kesmesini, söz verilmeden konuşmaya dâhil olmasını zaten beklemez. Zehir gibi bakan gözleriyle konuşmacılara bakarak dikkatle dinler, duyduklarını zihnine kaydeder. Üstlerine tekmil vereceği(pardon söz alacağı) zamana dek sakince pusuda bekler.
Benim zihnim; ‘Mithat olması gereken adı nasıl ‘Mikdat yazılmıştır’a takılır. Dindar adında bir öğretmen arkadaşım var. Tuncelili olan birinin adı neden Dindar yazılmıştır? Meğer nüfus memuruna: “adı, Dündar olsun.” diyen babasına inat memur, çocuğun adını Dindar yazmıştır deftere. Mikdat Bey de mi aynı akıbete uğramıştır bilemiyorum.
“Evet, Mikdat Bey, bu konuda sizin değerli görüşlerinizi duymak isteriz.” diyen başkana doğru askerce(tatlı sert) bakarak,’ Sayın komutanım(pardon başkanım) bana hiç söz vermeyeceksiniz sandım’ diye düşünerek, belki de masa altından topuk selamı vererek sözlerine başlar. O zamana kadar kendisinin sakince ve sabırla bekleyişini gören biri -oldukça sönük bir hitabet beklerken- müthiş güçlü bir sesle, ayakları yere basan proje ve önerileri dinleyince şaşar kalır.
TDK’nun türettiği Türkçe sözcüklere hâkim olan başka birini bulmak zordur. Yıllarca konuşma ve yazmalarında o sözcükleri kullandığından artık konuşmasında öz Türkçe dışında sözcük duyamazsınız. Ondan ilk kez duyduğunuz yeni sözcüklerini anlayabilmek için yanınızda TDK sözlüğü getirmenizde yarar vardır. Müzik dinlemek, şiir, roman yazmak, okumak ve sigara ile yıllar içinde geliştirdiği dostluğunu zirveye çıkarmıştır. Tabi ki yılların birikimi ile dinleyenlerde hayranlık uyandırıcı bir hitabeti olması kaçınılmazdır.
NEZİR KÜÇÜKBAYRAKDAR: (Geçen yıl bu dünyadan göçtü. Işıklar içinde uyusun) Yürüme zorluğu yaşayan bir arkadaşımızdır. Emekli bankacıdır. İlk başlarda bütün toplantılara aksatmadan katıldı. Son bir yıldır katılımı seyrekleşse de kurulumuzun dikkat çeken ve aranan bir üyesidir. Ellerini masa üzerinde birleştirerek öğrencilerini izleyen ve başarıları ile gururlanan öğretmen edasıyla konuşmacıları dikkatle dinler.
Oturuşunu, tavırlarını inceleyen biri; iyi bir konuşmacı, fikir adamı değildir yanılgısına düşer. Kendisini yakından tanıyanlar bu sessiz sakin dinlemesinin ardından ateşli bir konuşmanın geleceğini bilir. Her zaman sakal tıraşı olur veya toplantıya gelirken sinekkaydı tıraşını olmadan gelmez gibi bir izlenim verir. Konuşmalarını dinlediğinizde uzun yıllardır biriktirdiği bilgileri aktardığını hemen anlarsınız.
Başkan, ”Evet Nezir Bey, sizin bu konudaki görüşleriniz almak isteriz. Buyurun.” der demez, kopya çekerken yakalanmış öğrenci gibi masada dayalı kollarından güç alarak kıpırdanmaya başlar. Vücudunu konuşma pozisyonuna almak isterken sözlerine sıradan giriş cümleleriyle başlar. O cümleler sizi asıl konuşma başlayana kadar oyalamak maksatlıdır. Başlarken aşırı kıpırdanmasıyla kendisine bakanlarda; “ çok heyecan yaptı. Allah vere de sandalyeden düşmese! Konuşabilecek mi acaba? Lafı getiremezse hazır olup yardım edeyim.” telaşı oluşur. Deneyimlidir asla düşmez ve yardıma gereksinim duymaz.
Vücudunu uygun pozisyona getirdikten sonra artık el ve kollarını kullanarak gür bir sesle konuşmaya başlar. Konuşmasına öncelikle dinlediklerinden katıldığı ve katılmadığı yerlere değinerek kendi düşüncelerini aktarır. Gözleriyle dinleyenleri süzerken “ sakın benim düşüncelerime karşı çıkmayın! Yakarım!” der gibi baksa da aslında gözleri yanlış sinyal vermektedir. Her türlü görüşe saygılı bir kişiliği vardır. Konuşmasını bitirdiğinde tekrar eski sakin oturuşuna dönerek konuşmacıları dinlemeye başlar…
Ahmet KOÇAK