SOSYAL MEDYANIN KALBUR TUZAĞI
Azerbaycan’da 2010 yılında alınan bir karar, geçtiğimiz Eylül ayında Bakanlar Kurulunda yeniden gündeme gelmiş ve uygulamaya konulmuş. Bu karara göre okullarda forma giyme zorunluluğu getirilmiş, başa herhangi bir örtü takılmasına izin verilmemiş. Benzer uygulamaların diğer Türk cumhuriyetlerinde de bulunduğu söyleniyor.
Ne olduysa, Azerbaycan’daki bu uygulama bugünlerde birdenbire gündemin ilk sıralarına yerleşti. Nereye baksanız olayla ilgili paylaşımlar ve yorumlar var. Hükümet yetkililerinin karşılıklı açıklamaları da tartışmayı iyice alevlendirdi. Hatta fon krizini gündemden düşürmek için yapay bir gündem oluşturulduğunu söyleyenler, yazanlar da var.
Dini paylaşımlar yaparak dürüstlükten, güzel ahlaktan söz eden ama paylaşımları fazla ilgi görmeyen bazılarına da gün doğdu. Başladılar olayı kınayan paylaşımlar yapmaya:
“Başörtüsü Allah’ın emridir. Onu kaldırmak dinden çıkmaktır. Siyonizm’e hizmet eden Azerbaycan hükümetini kınıyorum.”
Çocukken kuş yakalamak için bir düzenek kurardık. Bir kalburun kenarına sopa dayar, sopaya uzun bir ip bağlardık. Kalburun altına biraz buğday serper, kuşların gelmesini beklerdik. Kuşlar yemi yemek için kalburun altına girdiklerinde ipi çeker, kalburu üzerlerine kapatırdık.
Sosyal medyadaki bu paylaşımlar da bana o tuzağı hatırlattı. Düzeneği kuruyor, yemi ortaya bırakıyor ve gelecek yorumları bekliyorlar.
Tuzağı fark edemeyenler birer birer yoruma koştu. Paylaşımı yapanlar, kendileri gibi düşünenlerin yorumlarını beğenirken karşı görüş bildirenlere hakaret etmeye başladılar. Öyle hakaretler edildi ki okuyanların yüzü kızarır.
Hani hoşgörülüydün? Hani ahlaklıydın, dürüsttün? Savunduğun bütün o güzel değerler birdenbire nereye kayboldu?
Kendi görüşünü yazmışsın, bunda bir sorun yok. Elbette yazabilirsin. Ama senin gibi düşünmeyenler de görüşlerini açıklayabilir. Onların söylediklerine karşı kendi düşünceni savunmak varken hakaret etmek de neyin nesi?
İşte yapılan yorumlardan bazıları:
• “Orası laik ve egemen bir devlet. Başka devletlerin iç işlerine karışmak doğru değildir.”
• “Ülkemizde başörtüsüyle okumak ve devlet dairelerinde çalışmak serbest bırakıldığında başka ülkelerde yaşayanlar da sizin gibi karşı çıksaydı, kınasaydı doğru mu olurdu?”
• “Laik bir ülkede dini simgelerle okula gidilmez ve devlet dairelerinde çalışılmaz. Doğrusunu yapmışlar.”
• “Kur’an’da başörtüsünün zorunlu olduğunu söyleyen açık bir ayet yok.”
Bu yorumlara verilen yanıtlara bakalım:
• “Örtünmek dinimizin emridir. Sen dinsiz misin?”
• “LGBT’li misin nesin?”
• “Sen Siyonist Yahudi misin?”
• “Hayvanlar örtünmez. Sen hayvan mısın?”
Bir tarafta böyle bir tuzak kurulurken karşı mahallede de boş durulmuyor. Orada da başka bir yem atılıyor, gelecek yorumlar bekleniyor:
“Azerbaycan’da başörtüsü yasaklanmış. Ben olsam ezanı da okutmam, dine ait ne varsa kaldırırım.”
Altına döşenen yorumlardan bazıları da şöyle:
• “Türban veya başörtüsü Müslümanlarda vardır. Sizlerin bunu kabul etmemeniz Müslüman olmadığınızın delilidir. Bizler Müslüman Türkleriz ve hâkimiyet İslam’ındır.”
• “Başörtüsü irticai bir semboldür. Amacı da laik düzeni yıkmaktır. Bunu bütün dünya bilir.”
• “Manukyan’ın sermayeleri vardı. Onların çocukları gün yüzüne çıkmaya başladı.”
• “Bu karara sevinenleri yüce Rabbim Cehennemde cayır cayır yanarken görmeyi nasip etsin!”
• “Desene okullarda artık borsacı ve foncu yetişmeyecek!”
Bütün bu tartışmalara bakınca insanın aklına şu soru geliyor: Aylarca bir iki beğeni, birkaç yorum alabilen bazı kişilerin paylaşımları, böyle bir tartışma başlayınca neden birdenbire yüzlerce yorum ve beğeni almaya başlıyor?
Beğeni ve yorum almak bu kadar önemli mi? Birkaç kişinin daha beğenisini kazanmak uğruna sağa sola saldırmak, insanlara hakaret etmek de neyin nesi?
Toplum içinde saygın biriymiş gibi davranırken sosyal medyada düştüğün duruma bir bak! Savunduğun dürüstlük, hoşgörü ve güzel ahlak nerede kaldı?
Üstelik bu tartışmaların bir de görünmeyen tarafı var.
Bu paylaşımlara yorum yapıp hakaretlere maruz kalan, ardından da karşılık vermeye başlayan insanlar, tartışmadan önceki insanlar değildir artık. Öfkelenmiş, yıpranmış, belki de arkadaşlarının ve takipçilerinin gözünde küçük düşmüşlerdir. İnsanların psikolojisini bozan, onları birbirine düşman eden, hatta bazılarının dinden daha da uzaklaşmasına neden olabilen bu tartışmaların kime ne yararı var?
İnsanları kışkırtıp sonra bir kenara çekilerek tartışmaları izlemek, onların öfkesi ve hakaretleri üzerinden etkileşim toplamak nasıl bir ahlaktır?
Elbette herkes düşüncesini açıklayabilir. İnancını savunabilir, laikliği savunabilir, bir devletin kararını eleştirebilir. Bunların hepsi düşünce özgürlüğünün kapsamındadır. Ancak düşünce özgürlüğü, başkalarına hakaret etme özgürlüğü değildir.
Sosyal medyada herkesin peşinde olduğu bir şey var: Beğeni, yorum, takipçi…
Oysa insan bazen bir yorum yazarak değil, yazmayarak kazanır. Her tuzağa düşmek, her hakarete cevap vermek zorunda değiliz.
Bazen insanın hem kendisine hem de karşısındakine yapabileceği en büyük iyilik, o tuzağa hiç girmemektir.
Ben öyle yapıyorum. Sizlere de öneriyorum.
Ahmet KOÇAK